16 Şubat 2011




Kafana göre takıl kendini iyi hisset !


Şu bizim kentin sanatçılarına bakınca aklıma yukarıdaki başlık geliyor.

Sanki Ege sahillerinde küçük bir sahil kasabasında yaşıyor bizimkiler. Bir huzur, bir huzur. Memleket sanki Finlandiya, sanki Kanada…

Geçenlerde Mete Arif Tokmak köşesinde yazdı. Bizden bir kişiye bir şey olsun arkasında 20 kişiyi bulur anlamında…

Mete, 20 kişinin hep garantili olacağını sanıyor, fazlasıyla yanılıyor.

Ya bizim gibi olanların başına gelenler.  Geçen yıl  hemen yakın çevremizde Karabük’te, İnebolu’da, Ereğli’de Belediye Başkanları tarafından itilip kakılan, sansürlenen, aşağılanan  konuklara bir ses verebildik mi buradan?

Memleketin tamamında sanatçıların üzerindeki baskılara karşı çıkmayı İstanbul’un, Ankara’nın hak mücadelesi veren yorgun insanlarının üzerine mi bırakacağız?

Ancak buranın adamları sıkıntıya gelemiyor. Kurulma aşamasında, cicim günlerinde bir heyecan bir heyecan, sonra arkada enkazlar…

İşte aklıma gelen enkazlar; İşçi Sağlığı Derneği, İnsan Hakları Derneği, Zonguldak Sanat Günleri, TUSAK, Zonguldak Fotoğraf Grubu, Sanat Dergileri, Lavuar Grubu…

Dediğim gibi bizimkiler sıkıntıya gelemiyor. Örgütlü davranabilmek farklı bir kültür gerektiriyor çünkü. Ailede, okulda, devlette, toplumda sürekli kafamıza kafamıza vurulduğu için; çıka çıka ipini koparmış sorumsuz, sabırsız, şişinmeci, başlangıç heyecanı bol, ancak yarı yolda tüyen, kendine düşkün adamlardan oluşan karakterler kalıyor.

Adamlar, diyorum; çünkü sadece sanat çalışmalarına bakın kadın bulmakta zorlanırsınız bu çabalarda. Karakterin özellikleri kadına ters gelir.

Bu tür karakterden de ancak ve ancak emir komuta zinciri içinde verim alabiliyorsunuz. Çünkü böyle gördük, böylesini istiyoruz, böylesini seviyoruz.  Bu da ancak siyasette olabiliyor. Bizim eski partili devrimcilerim darbe sonrası salkıp saçak ortada kalmalarının, bunalıma girmelerinin bir nedeni de bu.

Aslında  özgür birey hali, içinde sımsıkı bir sorumluluk kavrayışını, davranışını da içeriyor.

Bizde ise geç kalmış, yerini şaşırmış çocuksuluklar, uçukluklar sırıtıyor.


2009

14 Şubat 2011


  

Susma Dergisi'nde İbrahim Akyürek ile söyleşi

1- Lise yıllarında sinemaya ve gazeteciliğe ilgim vardı. Mahalle oyunlarında çocuklara karagöz-hacıvat oynatırdım. Soğuksu’daki evimizin hemen karşısındaki Yeni Melek Sineması’nın makine dairesinden film izlerdim. Çelikel Lisesi’nde her ay değişen spor konulu duvar gazetesi düzenledim. Yayla Sineması’nda bol bol film izledim. Üniversite eğitimi için İstanbul’a gidince 1974 yılında İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği İFSAK’ı buldum. Onat Kutlar’ın aktif yöneticisi olduğu Sinematek’de sanat filmlerinin izleyicisi oldum. Sinema eğitimi veren bir ortam olmayınca İFSAK’ta fotoğraf eğtimi aldım. İlk sergimi, iki İFSAK üyesi ile birlikte “Halktan Yansıma” başlığı altında evimizin yakınında boş bir dükkanda açtım.

2- Yaşam biçimi ve mücadelesi ile sokak beni çekiyor. Üretim sürecindeki insan benim asıl konum. Yaşadığım kentin emek yoğun ortam sunmasında bunun katkısı var. İşçi kültürü, işle ilgili binalar, iş aletleri hep ilgimi çekti. El ile beyin, düşünce arasındaki bağa hep inandım, savundum.

3- Gerçeği öğrenmeye meraklı olduğum için sinema, fotoğraf bana yakın geldi. Soyutlamanın, düşlemenin, rüyanın kaynağının gerçek olduğunu savunurum.

4- İFSAK’a 1974 yılında üye oldum. O yıllarda dernek içe kapalıydı. Hemen, yönetim kurulunda görev aldım. Derneğin daha çok kişiyle tanışmasını amaçladık. İFSAK Ulusal Fotoğraf Yarışması’nı bu amaç için değerlendirdik. Fotoğraf eğitimine ağırlık verdik. Pazartesi ve Perşembe program günleri dışında da derneğin açık olmasını hedefledik. 70’li yılların politik hareketliliğinden İFSAK’da etkilendi. Kimi üyeler fotoğrafı hobi olarak savunup, sanat düzleminde bile fotoğrafa muhalif bir işlev tanımadılar. Canlı bir tartışma ortamı oldu o yıllar. 1985 yılında, kolektif çalışma anlayışını yerleştirmek için Yönetim Kurulu’na aday olduk. Çalışma birimleri oluşturduk. İstanbul Fotoğraf Günleri’ni, İstanbul Kısa Film Günleri’ni başlattık. Gecekondu bölgelerini kapsayan toplu fotoğraf çekim gezilerini hızlandırdık. Üniversitelerde, sendika ve fabrikalarda sergiler, dia gösterileri düzenledik.

5- İFSAK’a üye olmak isteyenlerden gözlediğimiz insanların daha önce fotoğrafla uğraştıkları…Artık, daha bilinçli fotoğraf çekmek istiyorlar. Bunun için eğitim almayı tercih ediyorlar. Eğitim alanların bir bölümü dernek ortamında kalıyor, eskilerin deneyimini paylaşıyor. Aylık programları , usta sanatçıların sunumunu izliyor. Zaman fotoğrafın kendine özgü dilini öğreniyor. Yani fark, eğitim ve deneyle oluşuyor.

6- SergiOdası 1989 yılında başladı. Kentimizde, aylık düzenli bir sanat programı uygulayan kuruluş yoktu. Daha başından bu eksikliği kapatmayı amaçladım. Kişi olarak benim de buna gereksinimim vardı. Bu arada gelenekselleşen fotoğraf seminerleri oldu. ZOKEV’in 13 dönemlik fotoğraf eğitimi Sergi Odası çatısı altında gerçekleşti. Karaelmas Üniversitesi Fotoğrafçılık Kulübü iki tam günlük fotoğraf eğitimini yine Sergi Odası’nda başlattı. Bu yıl Mart ayında, uzun bir aradan sonra  Zonguldak Fotoğraf Günleri’ni yeniden başlattık. Filyos tartışmalarına sanat açısından katılmak için “Filyos Buluşmaları 2010  başlığı altında bir hafta süren etkinlikler yaptık.

7- Ortak çalışmalara katılmayı benimsediğim için kişisel sergilerim fazla değil. 1983 Kandilli Grizu, 1992 Kozlu Grizu patlamaları sonrasında, 1991 Madencilerin Ankara Yürüyüşü, Maga Deri Direnişi, Paşabahçe Direnişi, Çorum’da bir dağda madencilerin direnişinde çektiğim fotoğraflar ortak sergi ve gösterilerde yer aldı. Zonguldak Grevi boyunca Zonguldak’a gelen fotoğrafçıların (16 kişi) ürünlerinden, Birol Üzmez ile birlikte karma bir dia gösterisi hazırladık. 50 ayrı farklı mekanda üç bini aşkın izleyici buldu bu gezici gösteri.

90’lı yıllarda İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Kültürel Haklar Komisyonu’nda koşturdum, hak arama eylemlerinde fotoğraf çektim. Cumartesi Anneleri’ni “Bir İnsan Nasıl Kaybolur” başlığı altında sergiye dönüştürdüm. Sergi; ilk kez, Arjantin’den annelerin katıldığı Tünel’deki Alman Kültür Merkezi’deki bir toplantıda açıldı. Daha sonra Kilimli ve Zonguldak’ta yinelendi.

Yakın tarihlerdeki çalışmalarımı sorarsanız…Seçim afişlerini komik bulduğum ve temsili demokrasi denen şeyin ne duruma düştüğünü göstermek için bir seçim öncesinde duvarlarda asılı  afişlerden “Artistik Hareketler” başlıklı sergi yaptım. “Trafik Canavarı” söylemi  ile gizlenmek istenen gerçekleri sorgulamak için “Trafik Canavarı Neyi Gizler” başlıklı sergiyi düzenledim. Reklamlar beni kızdırdığı için, “Şebeke Sunar: Reklamlar” başlığı altında sergi düzenledim. Seçtiğim basılı reklamları, sosyal bilimcilerin, felsefecilerin düşüncelerinden seçtiğim satırlarla kurguladım.

8- 70’li yıllarda İleri Gençler Derneği’nin Foto-Film Bürosu’nda buluştuğumuz, deneyimlerimizi paylaştığımız, ortak çekimler yaptığımız ortamımız oldu. 80’lerde TUSAK çatısı altında oluşturulan sanat dalları arasında fotoğraf da yer alıyor. 80’lerin sonlarında  Birol Üzmez’in, Mustafa Eyriboyun’un da içinde bulunduğu, öncülük ettikleri Zonguldak Fotoğraf Grubu ZFG kuruldu. İstanbul’dan sonra ilk Fotoğraf Günleri’ni düzenleyen kent oldu Zonguldak. Beş kez düzenlendi Zonguldak Fotoğraf Günleri. Mehmet Bayhan, İsa Çelik, Ali Öz, Çerkes Karadağ kentimize geldiler, gösteri yaptılar. Birol’un iş nedeniyle İzmir’e taşınmasından sonra ZFG çalışmaları durdu. On yıl önce ZOKEV’in fotoğraf eğitimlerinin başlamasıyla birlikte fotoğrafçıların buluşması yeniden başladı. Zonguldak Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Topluluğu ZOFSAT bu birikimin sonucu doğdu. Topluluk, ortak sergiler düzenledi. ZOKEV seminerlerindeki, TED Zonguldak Koleji ve Çelikel Lisesi’ndeki fotoğraf eğitimlerine destek verdi. Bu arada Ereğli’yi unutmamak gerekir. Ereğli’de şimdi KEFSAD Fotoğraf Derneği var. Ereğli’nin eskilere dayanan fotoğrafçı birlikteliği sonunda dernekleşmeyle sonuçlandı.

9- Gençlik yılları heyecanının verimli sonuçlara ulaşmasında eskilerin deneyimi çok önemli. İnsana zamandan kazandırıyor. Bu deneyime ulaşmak için özgür bir iletişim ortamı gerekli. Topluluklar, dernekler, etkinlikler bu ortamı hazırlıyor. Gençler, bu birlikteliği sağlayan çabaları yük, hamallık gibi algılamayıp katılımcı olmalı. Dokunmaya, doğrudan deneyime açık, örgütlü gerçek yaşamın; internet ortamının günlük, sorunlardan kaçışa açık, geçici hazzının karşıtı olduğunu sorgulamalı, uyanık kalmalı.

10- Benim de beklentim, çıkarlarım var. Ancak bu, beni ve çevremi de içine alan ortak beklenti ve çıkar. İnsanın çevresini değiştiren, dönüştüren tek canlı olduğu söylenir. Yaşadığımız kentte sosyal çalışmaları yok sayıp, yetersiz bulup yakınanlara; "dönüştüren canlı" olduğumuzu anımsatırım. İnsanımız, özellikle bu kentin genci, öğrencisi büyük kentlere, büyük ülkelere de tüyse iç sıkıntılarını birlikte götüreceğini bir bilse…Tüydüğü kent, ülke;  iç sıkıntısını örtmek, savuşturmak için çok seçenekli, çok renkli sosyal ortam sunabilir sadece…

Gerçek yaşamımızda çözülmeyen sorunlar rüyada ortaya çıkarmış. Yani rüya, çözüm aranan soyut bir alan. Sanat gibi, düş gibi, din gibi…Sanatın, kültürün bu yönüyle iyileştirici, yüzleştirici, mücadeleci bir yanı var. Bu yönüyle yararlı, yaratıcılığı kışkırtan bir kaçış alanı. Sanatçı yanımla açık olmamı böyle açıklayabilirim. Sanat ortamında her düşünceden insan uyanık, yüzleşen, acı duyan insan olma paydasında saygındır benim için. Sanata yakın olmayan yanıyla her insan kapalıdır bu bozuk, kirli düzende. Kapalı değilmiş havasına, kültürüne uyum sağlanır, öyle davranılır yalnızca.

20 Mayıs 2010 



01 Şubat 2011

Biraz silikon, biraz çift taraflı bant; al sana Maden Şehitleri Anıtı !
Liman arkasındaki Maden Şehitleri Anıtında onarım çalışmaları yavaş yavaş sürüyor. Madenci isimlerinin çoğu yapıştırıldı.
Ustaya, isimlerin yazılı olduğu malzemenin öncekinden ne farkı var dedim. "önceki pirinçtendi, çalıyorlar" dedi.
"Çalma" sözü herkesin işine geliyor. Kullanılan malzemeyi, kalitesini, dayanıklılığını, işçiliği, daha sağlam bir malzemeyi tartışmak en başta yerel basın kimsenin işine gelmiyor.
Plastikten yapılmış yeni isim levhaları, pirinçten yapılmış ölüm yıllarını gösteren rakamlar biraz silikon ve biraz çift taraflı bant ile tutturuluyor arkalarındaki siyah mermer yüzeye.
Aslında bu son yenilenme bir yıl önce başladı. Nedense ara verildi. Başlangıçta yapıştırlan isim levhaları leke tutmaya, düşmeye başladı. Çevredeki balıkçılara bakarsanız kovayla isim toplandı.
Gazete haberlerine göre yenilenme çalışmalarına TTK ve GMİS para ayırmış. Biri işveren kamu şirketi, öteki işçi sendikası. İki kurum da varlığını bizler gibi işçilere borçlu. İş, ölene saygı ve değer borcunu ödemeye gelince nedense para bulunamıyor.
"İsim levhaları çalınıyor" haberileri öyle öne çıkarıldı ki, anıta güvenlik kamerası konmalı önerisi yeniden canlandı. En başında zaten güvenlik kulübesi vardı, nedense kaldırıldı.

Eğer, kamera konursa levhaların "saniye saniye nasıl çalındığı"
değil, paraya kıyıp mermere isimleri yazdırmayan yöneticilerin değerbilmezliği kayıtlara geçecek. Yine yerlerden madenci isimleri toplanacak; kirlenmiş, paslanmış levhalar çok az haber değeri taşıyacak.
Liman arkasını ve Anıtı gezmeye gelen konuklar, ellerinde fotoğraf makinası ile yaşadığımız kentin "cazibe merkezi" olma yolundaki ruh halini de kayıt altına almaya devam edecekler.
 2 Şubat 2011