Trabzon nire? Zonguldak nerede? ‘Kara Cevher’ kimin cebinde?
Gölgesiz Topraklar’ın dörtte üçünü duygusal bir aile anlatısı gibi keyifle okudum. Yaşamlar içselleşmiş, okuyana da bu duygu işliyor. Akıcı ve anlamlı bir gerçeklik içinde. İşgal altındaki Trabzon’dan işgal altındaki Zonguldak’a gelmek için günlerce yürüyenlerin anlatımından sonra tarih hızlanıyor, her şey sanki çarçabuk oluyor ve gerçeklikten uzaklaşıyor, gibi geldi bana.
Ve en çok ilgimi çeken işçilerin şevkle çalışması, koşullara itiraz eden bir kişinin çıkmayışı, tersine her şeyin doğallaştırılması, yazgıcılık ve pasif bir şikâyet hali vs... “Ya dışındasın çemberin ya da içinde yer alacaksın/ kendin içindeyken kafan dışındaysa çaresi yok/ her akşam içip kederlenip mutsuz olacaksın...”* sözleri ne kadar da Hüseyin gibileri anlatıyor.
Kapitalizmi yadsımayan, ama ‘her şey keşke daha iyi olsa’ düşleri kuran bir burjuva ahlakçılığı... (“Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla çevrilidir.” sözünü hepimiz biliriz. Çok iyi niyetlerle yazmış Hatice Erol bu kitabı ve bana tam da cehennemi anlatan Kadir Tuncer kitaplarını hatırlattı. Yazık ki “beş parmağın beşi bir değil”se bir toplumda, ‘iyi insan’ olmak yetmiyor...)
Hatice Erol’a araştırması ve emeği için teşekkür etmekle birlikte, Gölgesiz Topraklar’da “çemberin dışında” mücadele eden bir karakteri de görmeyi çok isterdim.
Özlem Yücesan
