27 Şubat 2013


Kelebeğin Rüyası'ndan 
Yansıyan Mükellefiyet Dönemi

Hayattaki son mükelleflerden biri olan Kalmaz, AA muhabirine, mükellefiyet yıllarında başıboş gezmenin imkanı olmadığını, boşta gezenin jandarma tarafından hemen maden ocağına sokulduğunu söyledi.
Ocaklarda kaç ay çalıştığının belli bile olmadığını ifade eden Kalmaz, şunları kaydetti:
"İki-üç ay ocakta durmadan çalıştığımız oluyordu. Kolu, bacağı yok demeden, işe yarasın yarmasın, herkesi zorla ocağa soktular. Askerlikten geldikten sonra direkt ocağa aldılar beni. Madenler o zaman çok kalabalıktı, insanlar karınca gibiydi. Jandarma, mükellef kaçaklarını yakaladığında dövüyordu. Annen baban ölsün köyüne gelmenin imkanı yok, yollamıyorlardı. İzin alman mümkün değil. Jandarmaya emir vermişler, sopa dersen çok bol, kımıldatmıyorlar seni. Böyle günler geçirdik, şimdi hükümet pamuk gibi o zamanların hükümeti böyle miydi- Süvariler at üzerinde köylerde dolaşıyorlardı."
Kalmaz, mükellef kaçaklarının yakalanmaları durumunda dövülerek tekrar madene sokulduğunu vurgulayarak, "Savaş yıllarıydı. Asker topluyordu milleti. Kaçmanın imkanı yoktu. İl dışından bile insan geliyordu. Mükellef kalkınca insanlar rahat etti, yaşlı olanları emekli ettiler" dedi.
http://www.haberler.com/kelebegin-ruyasi-ndan-yansiyan-mukellefiyet-donemi-4372342-haberi/

22 Şubat 2013

'Rüya' bütün çektiğimiz

Önce Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskanmak’ı, sonra da Yılmaz Erdoğan imzalı ‘Kelebeğin Rüyası’… Doğrusu Zonguldak doğumlu biri olarak sekiz yaşında terk ettiğim şehrime, sinemamızın bu denli sık uğramasından elbette hoşnudum. ‘Uzun Mehmet’in topraklarına Demirkubuz, ‘Nahit Sırrı Örik’in romanı vasıtasıyla göz atmıştı, Erdoğan’ın ziyaret sebebiyse iki genç, sessiz sakin ve kadri az bilinmiş şairin hüzünlü öyküsünden kesitler aktarmak.

09 Ocak 2013

"Bir Metre"nin Bedeli
Gökgöz, "10 kişinin yapacağı işi 3-4 kişi yapmak zorunda bırakılıyoruz" diyor.
"İki, üç günde bir  zaten birinin kolu bacağı kırılıyor; ya da üstüne taş düşüyor. Bunlar çok olağan."
İlerledikleri her fazladan metre güvenliklerini azaltıyor. Taşeron işçiler, kurumun asıl işçileri gibi ücretlerinin sabit olmasını ve onlarla aynı sosyal haklara sahip olmak istiyor.
Geçen yıl çalışma koşullarının düzeltilmesi için 19 gün iş bırakmışlardı. Genel Maden  İşçileri Sendikası'nda örgütlenmeye çalışan işçiler, taşeron firmanın itirazları nedeniyle mahkeme sürecini aşamadı.
Gökgöz, "Sendikalı olmamız engellenmeseydi, belki bu kaza önlenebilirdi. Biz de asıl işçilerle aynı hakka sahip olmak istiyoruz. Biz artık ölmek istemiyoruz" diyor.
 http://bianet.org/bianet/toplum/143402-bir-metrenin-bedeli

06 Ocak 2013

Akrabalarıyla birlikte 15 kişi yaşamını yitirdi: 
'Bu felaketi hayra yorumluyoruz, yatırımları artıracak' dedi!
Çaycuma Belediye Başkanı Mithat Gülşen, geçen yıl 15 kişinin ölümüyle sonuçlanan köprü faciasıyla ilgili olarak, "Köprülerin gözden geçirilmesi noktasında örnek oldu. Biz bu felaketi bir hayra yorumluyoruz. Çünkü Filyos Vadisi’ndeki yatırımların da hızlanacağına inanıyoruz" dedi.

02 Ekim 2012

     
Solun bilmediği madenciler ve madencilerin tanımadığı devrimciler

BURAK ÖZ / BİRGÜN
Madencilerin eylemlerinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de işçi sınıfının mücadelesinde ciddi bir ağırlığı vardır. Ancak, Türkiye'de madenciler toplumdaki muhafazakar havadan ciddi bir biçimde etkilenmiş durumdalar. Konuştuğum bir grup madencinin ciddi biçimde, "Sol bizi kullanıyor" yanılgısı içerisinde olduğunu farkettim.
http://www.birgun.net/workers_index.php?news_code=1349079818&year=2012&month=10&day=01 

Not: Bu yazı, 1 ve 2 Ekim 2012  Tarihlerinde Yayınlandı

   

12 Eylül 2012


Maden kazalarının acı bilançosu 
kömür havzasına 2004-2012 döneminde yaşanan iş kazalarında, Türkiye Taşkömürü Kurumu'nda (TTK) çalışan 50, özel firmaların da 82 işçisi hayatını kaybetti
 TTK'nın yanı sıra Maden Yasası'nın 2004'de yürürlüğe girmesiyle özel sektöre de kiralanan maden ocaklarında, tahkimat sisteminden kişisel koruyuculara kadar çok sayıda önlemler alınarak iş kazalarının azaltılmasına çalışılıyor. İstatistik verilere göre, 2004 ile 2012'in ilk 8 ayı değerlendirildiğinde, en fazla ölümlü kaza 2010'da 37 kişiyle özel sektörde gerçekleşti.
2010'nun mayıs yaşanan grizu faciasında 30 işçi TTK ocağında ölmesine karşın, yaşamını yitirenler kurumda galeri açma işini yürüten firma çalışanları olduğundan facia özel sektör istatistiklerine yansıdı. Bu yılın 8 ayında TTK'da 4, özel sektörde ise 5 madenci yaşamını yitirdi. En az ölümlü iş kazası 2006'da TTK'da 3, özel sektörde de 1 kişi olarak gerçekleşti.

http://www.sabah.com.tr/Yasam/2012/09/11/madendeki-kazalarin-aci-bilancosu

11 Ağustos 2012

Darbeler, Askerler ve Oğullar
“Tuhaf olan, insanların, aslında kendilerini aşağılıyanlara karşı gösterdiği hayranlıktır”
Arno Gruen (İçimizdeki Yabancı)
Bedeninde devletin kurumlaşmış, sicilli, tarifi yapılmış eli dolaşmış bir "oğul-yurttaş” yine de bu heybetli yapıdan soğumamışsa başka türlü bir sorunun peşinde olmalıyız.
Yaşadığımız kentte bu oğulların kişisel öyküleri başka türlü soruyu bize sorduruyor. Yakınımızdaki çoğu sinirli oğullardan gözlediklerimiz, uzaktaki herkesçe tanınan oğulları anlamamıza yardımcı oluyor.

Kenan Evren de zamanında bir oğuldu. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün emir komuta zinciri içinde görevlendirilmiş tanınmış asker ya da sivil zorbaları da bir zamanlar oğuldu.
Onların da anneleri ve babaları vardı. İktidarla, eziyetle, savunmasız kalmakla, susturulmakla ilk tanıştıkları mekanizmaya, yani aileye sahiptiler hepimiz gibi. Sonra bu mekanizmanın toplamından oluşan devletin memuru, yükseleni, sahibi oldular.
Arno Gruen; Hitler’in 1934 yılında Nazi Kadınlar Birliği’nde yaptığı konuşmasında “her çocuk bir savaştır” dediğini aktarır ve bu sözü şöyle yorumlar:
”Toplumsallaştırma denilen mücadelede çocuk, anne-babanın iradesine boyun eğme noktasına getirilmeli ve kendi ihtiyaçlarına ve hazzına göre davranması engellenmelidir. İhtilaf çıkması kaçınılmazdır ve bu ihtilaf çocuğun iyiliği adına anne-babanın kararlığıyla çözülür.”
Kitabı okurken, son cümleyi şöyle değiştirerek not almışım; ”İstikrarsızlık, halkın iyiliği adına, devletin kararlığıyla çözülür.”
Gruen; hiç alışık olmadığımız sözler ediyor: “içimizdeki terör, anne-babamızın saldırganlığını sevgi olarak görmeye itiyor”
Bu cümleyi; anne-baba, aile kavramları yerine devleti, patronu sizi korkutan, ezen öteki egemen gücü koyarak tekrar okuyabilirsiniz...
Gruen, “içimizdeki terör”den; kendi olmamızın, iç dünyamızın gelişmesinin engellenmesi sonucu ortaya çıkan şiddeti tarif ediyor.
Gruen; daha beterini de söylüyor; gördüğümüz bu şiddeti sevgi olarak algılama zorunluluğu nedeniyle düşmanlar bulmaya yöneldiğimizi söylüyor. Bu düşmanlar sayesinde “özgürlük” algısına kapıldığımızı, bu şekilde kendi kurban oluşumuzun yükünden kurtulduğumuzu vurguluyor.
Çok daha da beterini de yazıyor; bulduğumuz düşmanlara yaptığımız eziyetin aslında kendimize olan nefretten kaynaklandığını belirtiyor.

Öte yandan uyarıyor bizi: “İnsanlar kendi gerçek acıları için haykıramadıkları sürece, bir Hitler karşısında daima etkilenmeye açık konumda olacaklar”.
Acıya izin vermek ise, yazarımızın çözümüdür.
Ana-baba-devlet-din gibi toplumsallaşma araçları; yani sistem, düzen canınızı acıtmışsa; acıyı hisset, yüzleş, yeniden yaşa, analiz et, acıyı yaşatanı idealleştirme, ele ver, diyor kısaca.
Bedenlerinden 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin emir komuta zinciri geçen Kemal Anadol, Tarık Akan, Mümtaz Sosyal, Sina Çıladır, Yalçın Küçük, Demirtaş Ceyhun’un isimleri ve 12 Mart Darbesi’nin Kültür Bakanı yazar-şair Talat Halman’ın yükselen itibarı aklıma geldikçe “İçimizdeki Yabancı”daki satırlara daha çok sarılmaya başladım. 


İbrahim Akyürek : iakyurek1@hotmail.com
7 Eylül 2009

Arno Gruen

28 Temmuz 2012



Suç duyuruları nereye gider ?
Savcılar, yargıçlar nerede yaşar?

Haberi şimdi okuyup bitirdim.
Gelin kendi başımıza gelmiş gibi yapalım.
Ankara'da BES Sendikası üyesi, İcra Mahkemesi’nde Müdür olan Anne, kızının eski sevgilisi tarafından durakta bıçaklanıp öldürülüyor, 17 yaşındaki oğlu yaralı kurtuluyor.
Daha önce “öldürüleceğiz” diye devlete başvuruda bulunan aileyi, yani memur olan Anneyi, yine devletin memuru, savcısı, polisi koruyamamış.
Koruyamayan savcıyı, polisi ne yaparlar bilemem.
Gazete haberlerinde sıkca okuruz. “…..savcılığa suç duyurusunda bulundular”.
Güven duyarsınız, harekete geçecek bir kamu gücü vardır en azından…
Öte yandan kuşku duyarsınız benim gibi. Suç duyurularını alıp harekete geçmeyen savcılar, yargıçlar kimdir, nerede yaşarlar sorusunu içinizden yinelersiniz.
Bu yaşımda, sosyal hayatın içinde bugüne kadar ancak bir savcı, iki yargıç (ADALET) ile karşılaştım.
Hayatımda üç doktor (SAĞLIK), üç öğretmen (EĞİTİM) tanıdım dersem garip karşılarsınız.
O zaman soru kendiliiğinden geliyor: Savcılar ve Yargıçlar nerede yaşıyor? 
Haberlerde okudum. Zonguldak Barosu’nun son genel kuruluna savcı ve yargıçların katılmaması tepki çekti, diye.
Yukarıdaki sorumla ilgisi var mı bilemem.
Ey Baro; güncel hukuk uygulamaları, hak-adalet kavramları, bu kavramların para pul, güç ilişkileri içindeki yeri, bu ilişkiler içinde avukatların, savcıların, yargıçların yeri konusunda bir söyleşi ortamı yaratsan ne iyi olur.
Ey kadınlar; evinde eş, çocuk, torun yetiştiren; evi, erkekleri, çocukları çekip çeviren, kontrol altında tutan kadınlar…
Evde, yani sınırlarınızda yetiştirdiklerinizin, eşik dışındaki yaşamlarından da sorumlusunuz.
Gelin; sokağı, dernekleri, sendikaları, partileri de çekip çevirin, masum gördüğünüz erkekleri yalnız bırakmayın.

> > Cinayet, adım adım geldi
Birahane ruhsatı nedeniyle 3 kardeş tarafından öldürülen MHP'li Belediye Başkanı Nail Sancak'ın iki kez ölüm tehditi aldığı için suç duyurusunda bulunduğu ancak kendisine koruma verilmediği ortaya çıktı.
 http://www.yeniasir.com.tr/UcuncuSayfa/2010/10/26/cinayet_adim_adim_geldi

 20 Ekim 2010


30 Mayıs 2012


Başka çare yok, her okulda sanat eğitimi olmalı
İbrahim Akyürek
Okullara yönelik fotoğraf eğitimi çalışmaları yaklaşık on yıl önce Zonguldak İlköğretim Okulu ve TED Zonguldak Koleji İlköğretim Okulu’nda başladı.
Zonguldak İlköğretim, bir eğitim dönemi sonunu sanat bayramına dönüştürdü. Okul koridoru sergi salonu oldu.
Kolej bünyesinde ise Fotoğrafçılık Kulübü kuruldu. Okulun karanlık odası yöneticilerin desteği ile yeniden çalışır duruma getirildi. Yeni malzemeler alındı. Öğrenciler, fotoğraf baskı kartlarında görüntünün yavaş yavaş  oluşmasından heyecan duydular. Eğitim dönemi sonunda okulda sergi açtılar. Kulübün çalışması yedi yıl sürdü.
Daha sonra; lise eğitimi aldığım, aylarca spor konulu duvar gazetesi bile çıkardığım liseye, yani Çelikel’e fotoğraf eğitimi için yıllar sonra döndüm. Buradaki eğitimler ise 2011’de üçüncü yılını tamamladı.
Geçen yıl Zonguldak Atatürk Anadolu Lisesi’nde iki ay süren fotoğraf eğitimleri başladı.  Zonguldak Fotoğraf Günlerinin içinde, 2010 ve 2011’de toplam altı etkinlik burada öğle arasında yapıldı. Birol Üzmez, Tülin Şaşmaz Üzmez, Selim Güneş kent dışından gelip gösteri yapan konuk fotoğrafçılar oldu.
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nin Fotoğraf Kulübü’ne yönelik eğitim çalışmaları da bu arada sürdü. Beş yıldır iki güne sığdırılmış eğitimler veriliyor Üniversitede.
Yukarıda özetlediğim eğitimlere Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV, SergiOdası, Zonguldak Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Topluluğu ZOFSAT ve Zonguldak Fotoğraf Derneği ZFD  program ve eğitimci desteği verdi.
Son on yıla sığan, hemen aklıma gelen okullara yönelik fotoğraf eğitimi çalışmaları bunlar.
Bu çabalar, içerden gönüllü öğretmen desteği olmasa yürümezdi. Öğretmenler, okul yönetimlerince de kolaylık gördükleri zaman sanat eğitimlerine yardımcı olacak çok sayıda sanat emekçisi olduğunu gördük son on yılda.
Bu arada, Filyos Belediyesi’nin 2004 yılında düzenlediği “Filyos Buluşmaları” kapsamında düzenlenen, sekiz ayrı sanat dalında sürdürülen eğitim çalışmalarını unutmayalım. 150 gencin katıldığı yaz okulunda fotoğraf eğitimi de vardı. Sanat akademisine dönüşen lisenin sınıflarından biri geçici olarak karanlık odaya dönüştürüldü . İki yıldır ZOKEV'in gerçekleştirdiği Yaz Okulu’nda geçen yıl fotoğraf da yerini aldı.
Biz fotoğrafçılar ve sanat kurumları olarak kent merkezinde fotoğraf eğitimlerini sistemli olarak gerçekleştirdik. Bize gelen istekleri, sorumluluklarımızı yerine getirdik. İş artık öğrenci velilerine, özellikle annelere, öğretmenlere kalıyor. 
Anneler çocuklarının yemesi, içmesi, giyinmesi, okul-dershane, öğretmen kalitesi konusunda gösterdikleri titizliği sanat eğitimi konusunda da gösterse ne iyi olur.


27 Mayıs 2011

03 Kasım 2011



     
Fotoğraf dünyası erkekçedir
Öteki sanat dallarını bilemem ama, bizde fotoğraf dünyası ister amatör, hobi amaçlı, ister sanat amaçlı olsun erkekçe konuşur. Fotoğrafçı söyleşileri, şakaları, gezileri, eğitimleri erkekçedir. Son yıllara bakarsanız eğitim için derneklere, kurumlara koşanların çoğu kadın olmasına karşın yöneticiler, öğretenler erkektir. “alışılmış, ezberlenmiş erkeklik” eğitimlerde kadınlarca nasıl algılanır tartışılmaya değer.

Peki fotoğraf meraklısı kadınların umurunda mı bu gidiş derseniz, gidişin ne olduğunu bile düşündüklerini sanmam. Kadınlar için fotoğraf çekim sürecindeki ilişkiler sırasında alınan haz önemli oluyor. Sonrasında  gösteri, sergi ortaya çıkıp çıkmaması, günün-ayın birincisi olup olmamak erkeklere mahsus oluyor.

Geçenlerde bir arkadaş yeni aldığı üç bin liralık yeni makinesini gece çekimlerinde denerken “gözün gördüğünden daha kaliteli çıkıyor” diye heyecanlanınca, bu teknoloji silah geliştirme işinden geliyor, gece görüşlü teknoloji araştırması bizim makinelere de yaramış olabilir dedim. Biz fotoğrafçılar bir başka yönden silahlanmış askerleriz aslında. Fotoğrafçı söyleşmelerinin askerlik anısı tadında olması belki bundandır. Erkeklerin önce birbirlerine markalı, çıkıntılı makinelerini göstermeleri, fotoğraf teknolojisi fuarlarında kadınların mal teşhirinin yan malzemesi olması, Ereğli’deki derneğin sayfasında olduğu gibi ana sayfada sürekli makine sergilenmesi, Zonguldak’taki derneğin logosu gibi tam boyutlu makine üstüne barete yer verilmesi erkek çıkmazlığının dışa vurulması gibidir.

Çıkmazlık demem boşuna değil. Özellikle toplu gezilerde, yeme içmelerde bizim fotoğrafçı erkeklerin ipini koparmış, zorlama özgürlük havaları, teknoloji gevezeliği dikkatimi çeker. Eşleri, kadınları tarafından büyütülen, çekip çevrilen koca çocukların, koca-fotoğrafçıların “sınırlı özgürlük” havası esip geçer aramızda çünkü. Kadınların da işine gelir bu durumlar. Adamın nerede olduğu, parayı nereye, kime harcadığı da bellidir. Karşılıklı bağımlılık durumlarında çocuklar büyür, benzer sisteme takılır gider. Hemen dibimizdeki Yedigöller aklıma gelince içimden “fotoğrafçıların Bodrum'u oldu buraları” demem boşuna değil. Yapraklar kızarınca takvimler işaretlenir, ızgaralar kuytulardan çıkarılır. Yedigölleri'in gölleri teker teker göl olmaktan çıkıyormuş, buraları kent ormanlarına benzemeye başlıyormuş tükenen için dert değil ki !

“Çağdaşlık”, “modernlik”, yeni dünya düzeni soslu bu ortamdan sanat çıkar mı derseniz, tam hayır diyemem. Sıkıntılı bir yaşamla araya mesafe koyma, uzaktan bakıp sorgulama farkındalığı yitirilmemişse neden çıkmasın.

Kasım 2011

14 Ekim 2011


Piknik yerinde çöplerini bırakıp gidenler nereye koşuyor?
 
İstanbul’da Belgrat ormanında özellikle hafta sonu bırakılan poşet yığınını iki akademik gözlemci hastalık olarak saptayıp “PŞT” yani “ormana plastik poşet atma sendromu” olarak tanımlamışlar. Tüm kötülükler karşısındaki kolaycı suçlama gözlemcileri hastalığın insanlardan bulaştığı vurgusuna getirmiş. Kurumlar, sistemler, düzenler, yönetenler değil kişiler suçlanmış.
 
İnsan’ı toplumsal-siyasal varlık olarak düşünmezsek, ya da düşünmek işimize gelmezse herkesin herkesi suçlaması, herkesin aldığı tavır. Benim asıl şaşkınlığım Doğa gibi insanın en dingin, huzurlu olduğu, olması beklenen bir yerin; bir gezi, piknik, yüzme sonrası hangi ruh ve davranış durumu ile poşet örtüsüne çevrildiği.

Piknik yerinde ağaçlarla, çiçeklerle, dereyle girilen ilişki, acaba doğanın en değerli yaratığı olan insanla girilen ilişkiye mi benzedi. İnsanın insanla ilişkisi giderek rekabete, ilişkileri sömürmeye dönüşürken, aynı karakterdeki insan doğayla da benzer ilişkiye giriyor, doğayı sömürüyor, kullanıyor, atıyor. İnsanlarla olduğu gibi doğayla da kalıcı ilişkiler bitiyor. Geleceği düşünme de bittiğine göre bıraktığı çöple karşılaşma olanağı da kalmıyor.

Her tarihsel-toplumsal dönem kurumları ile o dönemin insan karakterini de yaratır. Roman yazarları, Yönetmenler bu karakterlere yaslanarak dönemini aktarır. Karakterin çizgileri; aile, okul, fabrika, büro, dini alanlar, kışla, mahalle, örgüt, gazete, televizyon benzeri toplu oturup kalkılan yerlerde çizilir. Bu yerler toplumu ve devletini çekip çeviren, şekil veren bir avuç güçlünün üretip yaydığı egemen düşüncelerin de taşıyıcısıdır.

Bugünün karakteri üzerine yazılanların başında bireysellik, kendine düşkünlük öne çıkıyor. Narsisizm yeniden tartışma gündemine geliyor. Kamusal alanların, yani ortaklaşa paylaşılan alanların, buraları savunan değerlerin gözden çıkarıldığı vurgulanıyor. Şimdiki zamana asılmanın, geçmişi-geleceği yok saymanın yaygın bir belirsizlikle sonuçlandığının altı çiziliyor.

Önceleri üretmek, üretim içinde sınıfsallaşmak, kavga etmek varken şimdi tüketim yolunda yitirilen sınıfsallık ve azdırılan rekabet konuşuluyor. Ulus devletin güvenliği, yurttaşlığı bitti, artık herkes başının çaresine bakacak,  "kamusal", "özel" tarafından sömürgeleştiriliyor zaten deniyor. Çelik kapı, güvenlik kulübeleri, güvenlik aletleri ile her ev, işyeri özel karakol oluyor. Devleti denetim altında tutan güçlerin kamusal paylaşım alanlarını gözden çıkarması 1980 öncesinin hayaliydi, darbeci askerlerin ve uyanık seçmeni peşine takan her kafadan hükümetin uygulamasıyla fazlasıyla gerçek oluyor şimdi.

Bu düşünceler, uygulamalar özellikle kapitalizmin son 30-40 yıllık toplumsal düzenini sorgulayan batılı düşünürler tarafından kitaplara, filmlere konu ediliyor. Onlar sayesinde bugünü anlamak, geleceğimizin bir çeşit falına bakmak heyecan veriyor. Hele Zonguldak gibi Cumhuriyet ve kamu değerlerinin ilk örneklerinin bolca yaratıldığı bir yerde...

Kozlu sahil yolundaki Uzun Mehmet Anıtı’nın haberlere konu olan solmuş bayrağı, izbe hali, ekmekle beslenen köpekleri-tavşanları ile beş metre ötesindeki  bir çeşit tüketici barınağı olan “Alışveriş ve Yaşam Merkezi”nin yarattığı parıltı arasındaki zıtlığı çözmede çoğu çeviri olan yayınlar, makaleler yardımcı ders kitabı tadı veriyor.

Tüketici barınağının ön cephesinde, işi bitirilen Osmanlının ve ulus devletin yerel sınıf temsilcilerinin kocaman fotoğrafları kurbanlık koyun gibi kardeş kardeş durup insanı gülümsetiyor. Şimdilerde solmuş görünen fotoğrafların başına neler geleceği insana meraktan seçenekler ürettiriyor. Cephe uygulamasına Eylül darbesinde eziyet görmüş sosyalistlerin gönüllü öncülük etmesi, kamu malından büyük parça koparan barınak sahiplerinin çevresini akıl hocası ulus devlet solcularının sarması, kişiyi “kırkından sonra sosyalistler geç edinilmiş bireyselliğin tadını, erken gelmiş toplumsallığın acısını çıkartıyor” önyargısına sürüklüyor.

   
Bu yazı için Bireyselleşmiş Toplum (Zygmunt Bauman), Postmodern Toplumdan Kesitler (Yaşar Çubuklu) kitaplarından yararlanıldı.

iakyurek1@hotmail.com

Ekim 2011

20 Ağustos 2011



Bugün sanatçılarımıza kaynak buldum !

Masa üstüne çıkarmak amacıyla Zonguldak Kitapları'nın ve Fahri'nin cezaevleri için bağışladığı kitapların tozunu pisliğini temizlerken birden sanatçılarımıza kaynak bulduğumu farkettim.
Kitap hazırlıklarını bildiğim Erol, Osman, Mete, Mustafa ve öteki bilmediğim yazarlar, sanatçılar için para garanti sayılır. Ancak mahkeme süreci var.
Dava Zonguldak Belediyesi ve Türkiye Taşkömürü Kurumu TTK'ya açılacak. Dava konusu; kitaplarımızı ve kütüphanelerimizi, ciğerlerimizi, balkonda asılı çamaşırlarımızı toz ve kir içinde bırakmak. Dava gerekçesi bu kurumların kamu görevlerini yerine getirmemeleri yani görevi ihmal, kusur, dahası kasıt.
Davadan kazanılacak tazminat paraları Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV'in bütçesine aktarılacak. Bütçede "Sanat Destek Fonu" adı altında ayrı bir banka hesabında tutulacak. Kitap, Sergi hazırlığı olan sanatçı dosyasını ZOKEV'e sunacak. Fondan destek görecek. Kentimiz sanatçıları da boynu bükük, para yok diye dolaşmayacaklar.
Bu iş olur mu...olmaz. Neden mi?
Bizim sanatçılarımız, "çağdaş" gönüllü kurumlarımız kendine yakın sandığı "çağdaş" yerel bürokratları pek sever. Bu kenti uzun yıllar çoğu erkek onların çekip çevirdiğini, yetkileri kadar sorumluluk taşıdıklarını bilmezlikten gelirler. İlişkilerini düğünlerde, cenazelerde, hayıseverlik ve piyasa işlerinde, toplu yemeklerde yüz yüze/diz dize pekiştirmeye çalışırlar. Örgütleri, kurumları adına üç beş kuruş dışında ne kazandıklarını hep merak ettim, bulamadım. Bulan varsa acele bildirsin.
Bürokratları pek  severler, dedim, bu davranış saygıdan kaynaklanmaz. Üç beş ilişki kırıntısı toplama çabasıdır sadece. Bu kırıntılar belki gelecekte üç beş kuruş için işe yarar diye düşünülür. Bu uyduruk toplumsal yararlılık adına gerçek yurttaşlık, kentlilik haklarını kullanmaktan, talepte, tepkide bulunma haklarından, çok daha önemlisi siyaset yapma haklarından vazgeçer bizim çağdaşlar.

***
AKM yolundaki kırtasiye ağırlıklı kitapçı bir ara masa üstünde indirimli kitap satıyordu. Kitaplar naylon poşet içinde. Kılıfı yüzünden kitabı karıştırma şansı yok. Nedenini sordum. Tozdan korumak içinmiş.
Ben kitapları silmekten bıkmadım. Çünkü onların çok yararını gördüm.  Ancak, gıcır gıcır kitapların giderek yıprandığını görmek katlanılır gibi değil. Zaten olmayan "piyasa" değerinin daha da düşmesi tehlikesi var. Daha önemlisi bizi yönetenlerin beceriksizliğinin bedelini biz niye ödeyelim.
Tersine Biz, Onlara ödetelim, tazminatlarımızı alalım. İki üç idealist, sanatsever-kentsever adalet insanı davaya sahip çıkarsa ZOKEV Sanat Fon'una çok para kazandırabilir.
Bu dava; Belediye, TTK ve öteki  Devlet işlerinde ihmalden ölen, yaralanan insanlarımızın yakınlarına örnek olur, tozlu kitaplar bu yoldan da işe yaramanın gerekçesi olurlar.


20 Ağustos 2011

22 Mayıs 2011


ZKÜ FOTOĞRAFÇILIK KULÜBÜ: KAFOT

Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Fotoğrafçılık Kulübü, üniversitenin geçmişi eskiye uzanan ve son yılların hareketli kulüplerinden biri.

Kulüp; geçtiğimiz Nisan ayında “Belgesel Fotoğraf Günleri” düzenleyerek çalışmalarını üst noktaya çıkardı.

Makine Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr.Mustafa Eyriboyun’un anlatımına göre kulübün geçmişi 80’li yılların ortalarına uzanıyor. Kulübün karanlık odası bile var o yıllarda.

Zamanla kulübün sorumluluğunu farklı danışman öğretim üyeleri alsa da; dia gösterileri, sergiler, kent içinden-dışından gelen fotoğrafçı konuklarıyla kulübün etkinlikleri sürmüş.

Öğrencilerini fotoğraf ve sanat heyecanına bulaştırma konusunda ısrarcı olan Mustafa Eyriboyun, kulübün ilk yıllarını yazıya dökerse ne iyi olur! Kendisinin de sık sık vurguladığı gibi her çalışma yeni bir başlangıç değil, dayandığı bir öncesi var.

Kulüple iç içe olmam son üç yıllık bir zamanı kapsıyor. Kulübün sorumluluğunu alan iki kız öğrencinin 2006-07 dönemi için fotoğraf eğitimi isteklerini belirtmesiyle SergiOdası’nın küçük salonu’nda iki günlük hızlandırılmış temel eğitimler başlamış oldu.

Yaklaşık 40 öğrenci İbrahim Akyürek ve Can Çetin’in eğitmenliğini yaptığı derslere geldiler. Kulübe üye öğrenciler çevre gezileri (Amasra, Safranbolu, Filyos) ve dönem sonu sergileri ile bir geleneği başlatmış oldular. Arada, kent içinden ve dışından gelen fotoğrafçı konuklar gösteri sundular okul salonunda.

Kulübün sorumlu öğrencileri değişse de; iki günlük eğitim, çevre gezisi, öğrenci sergisi ve konuk fotoğrafçı gösterileri ile başlayan gelenek son üç yılda aksamadan sürdü. Son temel eğitimler geçen yıl okulun salonunda yapıldı ve 80 öğrenci katıldı.

Ayrıca; kulüp üyeleri SergiOdası’nın 10.Yıl etkinlikleri kapsamında düzenlediği “Genç Fotoğrafçılar 2008-2009” Sergileri’ne seçilme başarısı gösterdiler.

Geçen öğretim döneminde kulübün danışman öğretim üyesi olan, Makine Mühendisliği Bölümü’nden Yrd.Doç.Dr.Handan Baycık’ın özel çabası ile 10-11-12 Nisan 2009’da “Belgesel Fotoğraf Günleri” düzenlendi.

Bu çabaya Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği (AFSAD) içinden destek geldi. Mehmet Özer ve Ayşegül Karalar; Ankara’da düzenlenen AFSAD Fotoğraf  Sempozyumu’nda yer alan etkinliklerin bir bölümünün kentimize gelmesine katkıda bulundular. Sonunda, İstanbul ve Ankara’dan çok sayıda fotoğrafçı ile üç gün iç içe olduk.

Üç yıllık çalışma gençler konusundaki ön yargılarımızı da ortaya serdi. Başlangıçta kent ortasındaki bir seminere katılım sayısı konunda hepimiz karamsardık. Kimine göre beş kişi katılsa iyi sayılırdı. Kimine göre sevgilisi için, kimine göre gezilere katılma hakkını kazanmak için gelenler olabilirdi. Bana göre; hava günlük güneşlik ise, eğitim arasında ya da ikinci gün gelenler yarı yarıya düşebilirdi.

Düşündüğümüz gibi olmadı.

Önemsenmiyecek bir iki sorun dışında, her dönem sorumlusu değişen öğrencilere karşın kulübün geleneksel çalışmaları sürdü. Kulüp sorumlusu öğrenciler buluşmalarımıza zamanında geldiler, çalışmalarını aksatmadılar.

Kulübün geçen Nisan ayından bu yana  internet sayfası bile var artık. www.kafot.com sayfasından kulüp çalışmalarına, üye çalışmalarına ulaşmak mümkün.

> Fotoğraf: İsmail Limon


 Zonkişot Dergisi'nin Ekim 2009 sayısında yayınlandı

23 Nisan 2011



KENTLER; ŞENLİKLER, FESTİVALLER


  Bir kentte düzenlenen festival, şenlik adına ne derseniz o kentin günlük yaşantısına yeni bir heyecan getirir. Hazırlıkları, tartışmaları, konukları ile yeni ilişkilere ve deneyimlere yol açar. O kent insanının birlikte iş yapma becerisinin ve hoşgörüsünün sınavı gibidir bu ilişkiler.
  Ne yazık ki, kentimiz bu konuda olumlu izler bırakmadı şimdiye kadar. İş yapmadaki başlangıç heyecanları zamanla azalarak yok oldu. Yapılan ortak işler ya yarım ya da ortada kaldı. Çok kimse de bundan kaygılanmadı. Bu nedenle, sürekliliği olan, herkesin zamanını beklediği toplu etkinliklerin sayısı kentimizde çok azdır.
  Zonguldak, Sanat Günleri'ne, Festivali’ne kavuşacak ise öncelikle sanatçısının kendi kurumuna kavuşması gerekiyor. Şu anda sanatçısının çoğunluğu “kafasına göre takılmak”tan pek mutlu görünüyor. Şu günlerde kazanılan başarılar, yeni çıkan kitaplar bile benim mutluluğumu eksik bırakıyor. Çünkü, daha fazlasının olanakları var bu kentte.
  Çene yapmaya gelince “parti, örgüt, örgütlenmek” havada uçuyor, ancak “kafasına göre takılmak” uygulamada karar verilmiş tek yöntem sanki. Sorumluluk alıp sonucunu yüklenmek, birbirine katlanmak, gerektiğinde ayrışıp yeniden birleşmek, ortak paydayı içselleştirmek varken tek tek ya da grup çalışmaları ile yetinilecekse "bırakalım sanatçısı dağınık kalsın" diyesi geliyor insanın.
  Sanat Günleri için yeni bir başlangıca karar verilirse içeriği “sanat eğitimi” ağırlıklı olmalı. Yani biz önce kendimize, kendi eğitimimize yönelik tasarlamalıyız programı.

(Zonkişot Dergisi'nin bir soruşturmasına verilen yanıt)
2010

16 Şubat 2011




Kafana göre takıl kendini iyi hisset !


Şu bizim kentin sanatçılarına bakınca aklıma yukarıdaki başlık geliyor.

Sanki Ege sahillerinde küçük bir sahil kasabasında yaşıyor bizimkiler. Bir huzur, bir huzur. Memleket sanki Finlandiya, sanki Kanada…

Geçenlerde Mete Arif Tokmak köşesinde yazdı. Bizden bir kişiye bir şey olsun arkasında 20 kişiyi bulur anlamında…

Mete, 20 kişinin hep garantili olacağını sanıyor, fazlasıyla yanılıyor.

Ya bizim gibi olanların başına gelenler.  Geçen yıl  hemen yakın çevremizde Karabük’te, İnebolu’da, Ereğli’de Belediye Başkanları tarafından itilip kakılan, sansürlenen, aşağılanan  konuklara bir ses verebildik mi buradan?

Memleketin tamamında sanatçıların üzerindeki baskılara karşı çıkmayı İstanbul’un, Ankara’nın hak mücadelesi veren yorgun insanlarının üzerine mi bırakacağız?

Ancak buranın adamları sıkıntıya gelemiyor. Kurulma aşamasında, cicim günlerinde bir heyecan bir heyecan, sonra arkada enkazlar…

İşte aklıma gelen enkazlar; İşçi Sağlığı Derneği, İnsan Hakları Derneği, Zonguldak Sanat Günleri, TUSAK, Zonguldak Fotoğraf Grubu, Sanat Dergileri, Lavuar Grubu…

Dediğim gibi bizimkiler sıkıntıya gelemiyor. Örgütlü davranabilmek farklı bir kültür gerektiriyor çünkü. Ailede, okulda, devlette, toplumda sürekli kafamıza kafamıza vurulduğu için; çıka çıka ipini koparmış sorumsuz, sabırsız, şişinmeci, başlangıç heyecanı bol, ancak yarı yolda tüyen, kendine düşkün adamlardan oluşan karakterler kalıyor.

Adamlar, diyorum; çünkü sadece sanat çalışmalarına bakın kadın bulmakta zorlanırsınız bu çabalarda. Karakterin özellikleri kadına ters gelir.

Bu tür karakterden de ancak ve ancak emir komuta zinciri içinde verim alabiliyorsunuz. Çünkü böyle gördük, böylesini istiyoruz, böylesini seviyoruz.  Bu da ancak siyasette olabiliyor. Bizim eski partili devrimcilerim darbe sonrası salkıp saçak ortada kalmalarının, bunalıma girmelerinin bir nedeni de bu.

Aslında  özgür birey hali, içinde sımsıkı bir sorumluluk kavrayışını, davranışını da içeriyor.

Bizde ise geç kalmış, yerini şaşırmış çocuksuluklar, uçukluklar sırıtıyor.


2009

14 Şubat 2011


  

Susma Dergisi'nde İbrahim Akyürek ile söyleşi

1- Lise yıllarında sinemaya ve gazeteciliğe ilgim vardı. Mahalle oyunlarında çocuklara karagöz-hacıvat oynatırdım. Soğuksu’daki evimizin hemen karşısındaki Yeni Melek Sineması’nın makine dairesinden film izlerdim. Çelikel Lisesi’nde her ay değişen spor konulu duvar gazetesi düzenledim. Yayla Sineması’nda bol bol film izledim. Üniversite eğitimi için İstanbul’a gidince 1974 yılında İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği İFSAK’ı buldum. Onat Kutlar’ın aktif yöneticisi olduğu Sinematek’de sanat filmlerinin izleyicisi oldum. Sinema eğitimi veren bir ortam olmayınca İFSAK’ta fotoğraf eğtimi aldım. İlk sergimi, iki İFSAK üyesi ile birlikte “Halktan Yansıma” başlığı altında evimizin yakınında boş bir dükkanda açtım.

2- Yaşam biçimi ve mücadelesi ile sokak beni çekiyor. Üretim sürecindeki insan benim asıl konum. Yaşadığım kentin emek yoğun ortam sunmasında bunun katkısı var. İşçi kültürü, işle ilgili binalar, iş aletleri hep ilgimi çekti. El ile beyin, düşünce arasındaki bağa hep inandım, savundum.

3- Gerçeği öğrenmeye meraklı olduğum için sinema, fotoğraf bana yakın geldi. Soyutlamanın, düşlemenin, rüyanın kaynağının gerçek olduğunu savunurum.

4- İFSAK’a 1974 yılında üye oldum. O yıllarda dernek içe kapalıydı. Hemen, yönetim kurulunda görev aldım. Derneğin daha çok kişiyle tanışmasını amaçladık. İFSAK Ulusal Fotoğraf Yarışması’nı bu amaç için değerlendirdik. Fotoğraf eğitimine ağırlık verdik. Pazartesi ve Perşembe program günleri dışında da derneğin açık olmasını hedefledik. 70’li yılların politik hareketliliğinden İFSAK’da etkilendi. Kimi üyeler fotoğrafı hobi olarak savunup, sanat düzleminde bile fotoğrafa muhalif bir işlev tanımadılar. Canlı bir tartışma ortamı oldu o yıllar. 1985 yılında, kolektif çalışma anlayışını yerleştirmek için Yönetim Kurulu’na aday olduk. Çalışma birimleri oluşturduk. İstanbul Fotoğraf Günleri’ni, İstanbul Kısa Film Günleri’ni başlattık. Gecekondu bölgelerini kapsayan toplu fotoğraf çekim gezilerini hızlandırdık. Üniversitelerde, sendika ve fabrikalarda sergiler, dia gösterileri düzenledik.

5- İFSAK’a üye olmak isteyenlerden gözlediğimiz insanların daha önce fotoğrafla uğraştıkları…Artık, daha bilinçli fotoğraf çekmek istiyorlar. Bunun için eğitim almayı tercih ediyorlar. Eğitim alanların bir bölümü dernek ortamında kalıyor, eskilerin deneyimini paylaşıyor. Aylık programları , usta sanatçıların sunumunu izliyor. Zaman fotoğrafın kendine özgü dilini öğreniyor. Yani fark, eğitim ve deneyle oluşuyor.

6- SergiOdası 1989 yılında başladı. Kentimizde, aylık düzenli bir sanat programı uygulayan kuruluş yoktu. Daha başından bu eksikliği kapatmayı amaçladım. Kişi olarak benim de buna gereksinimim vardı. Bu arada gelenekselleşen fotoğraf seminerleri oldu. ZOKEV’in 13 dönemlik fotoğraf eğitimi Sergi Odası çatısı altında gerçekleşti. Karaelmas Üniversitesi Fotoğrafçılık Kulübü iki tam günlük fotoğraf eğitimini yine Sergi Odası’nda başlattı. Bu yıl Mart ayında, uzun bir aradan sonra  Zonguldak Fotoğraf Günleri’ni yeniden başlattık. Filyos tartışmalarına sanat açısından katılmak için “Filyos Buluşmaları 2010  başlığı altında bir hafta süren etkinlikler yaptık.

7- Ortak çalışmalara katılmayı benimsediğim için kişisel sergilerim fazla değil. 1983 Kandilli Grizu, 1992 Kozlu Grizu patlamaları sonrasında, 1991 Madencilerin Ankara Yürüyüşü, Maga Deri Direnişi, Paşabahçe Direnişi, Çorum’da bir dağda madencilerin direnişinde çektiğim fotoğraflar ortak sergi ve gösterilerde yer aldı. Zonguldak Grevi boyunca Zonguldak’a gelen fotoğrafçıların (16 kişi) ürünlerinden, Birol Üzmez ile birlikte karma bir dia gösterisi hazırladık. 50 ayrı farklı mekanda üç bini aşkın izleyici buldu bu gezici gösteri.

90’lı yıllarda İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Kültürel Haklar Komisyonu’nda koşturdum, hak arama eylemlerinde fotoğraf çektim. Cumartesi Anneleri’ni “Bir İnsan Nasıl Kaybolur” başlığı altında sergiye dönüştürdüm. Sergi; ilk kez, Arjantin’den annelerin katıldığı Tünel’deki Alman Kültür Merkezi’deki bir toplantıda açıldı. Daha sonra Kilimli ve Zonguldak’ta yinelendi.

Yakın tarihlerdeki çalışmalarımı sorarsanız…Seçim afişlerini komik bulduğum ve temsili demokrasi denen şeyin ne duruma düştüğünü göstermek için bir seçim öncesinde duvarlarda asılı  afişlerden “Artistik Hareketler” başlıklı sergi yaptım. “Trafik Canavarı” söylemi  ile gizlenmek istenen gerçekleri sorgulamak için “Trafik Canavarı Neyi Gizler” başlıklı sergiyi düzenledim. Reklamlar beni kızdırdığı için, “Şebeke Sunar: Reklamlar” başlığı altında sergi düzenledim. Seçtiğim basılı reklamları, sosyal bilimcilerin, felsefecilerin düşüncelerinden seçtiğim satırlarla kurguladım.

8- 70’li yıllarda İleri Gençler Derneği’nin Foto-Film Bürosu’nda buluştuğumuz, deneyimlerimizi paylaştığımız, ortak çekimler yaptığımız ortamımız oldu. 80’lerde TUSAK çatısı altında oluşturulan sanat dalları arasında fotoğraf da yer alıyor. 80’lerin sonlarında  Birol Üzmez’in, Mustafa Eyriboyun’un da içinde bulunduğu, öncülük ettikleri Zonguldak Fotoğraf Grubu ZFG kuruldu. İstanbul’dan sonra ilk Fotoğraf Günleri’ni düzenleyen kent oldu Zonguldak. Beş kez düzenlendi Zonguldak Fotoğraf Günleri. Mehmet Bayhan, İsa Çelik, Ali Öz, Çerkes Karadağ kentimize geldiler, gösteri yaptılar. Birol’un iş nedeniyle İzmir’e taşınmasından sonra ZFG çalışmaları durdu. On yıl önce ZOKEV’in fotoğraf eğitimlerinin başlamasıyla birlikte fotoğrafçıların buluşması yeniden başladı. Zonguldak Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Topluluğu ZOFSAT bu birikimin sonucu doğdu. Topluluk, ortak sergiler düzenledi. ZOKEV seminerlerindeki, TED Zonguldak Koleji ve Çelikel Lisesi’ndeki fotoğraf eğitimlerine destek verdi. Bu arada Ereğli’yi unutmamak gerekir. Ereğli’de şimdi KEFSAD Fotoğraf Derneği var. Ereğli’nin eskilere dayanan fotoğrafçı birlikteliği sonunda dernekleşmeyle sonuçlandı.

9- Gençlik yılları heyecanının verimli sonuçlara ulaşmasında eskilerin deneyimi çok önemli. İnsana zamandan kazandırıyor. Bu deneyime ulaşmak için özgür bir iletişim ortamı gerekli. Topluluklar, dernekler, etkinlikler bu ortamı hazırlıyor. Gençler, bu birlikteliği sağlayan çabaları yük, hamallık gibi algılamayıp katılımcı olmalı. Dokunmaya, doğrudan deneyime açık, örgütlü gerçek yaşamın; internet ortamının günlük, sorunlardan kaçışa açık, geçici hazzının karşıtı olduğunu sorgulamalı, uyanık kalmalı.

10- Benim de beklentim, çıkarlarım var. Ancak bu, beni ve çevremi de içine alan ortak beklenti ve çıkar. İnsanın çevresini değiştiren, dönüştüren tek canlı olduğu söylenir. Yaşadığımız kentte sosyal çalışmaları yok sayıp, yetersiz bulup yakınanlara; "dönüştüren canlı" olduğumuzu anımsatırım. İnsanımız, özellikle bu kentin genci, öğrencisi büyük kentlere, büyük ülkelere de tüyse iç sıkıntılarını birlikte götüreceğini bir bilse…Tüydüğü kent, ülke;  iç sıkıntısını örtmek, savuşturmak için çok seçenekli, çok renkli sosyal ortam sunabilir sadece…

Gerçek yaşamımızda çözülmeyen sorunlar rüyada ortaya çıkarmış. Yani rüya, çözüm aranan soyut bir alan. Sanat gibi, düş gibi, din gibi…Sanatın, kültürün bu yönüyle iyileştirici, yüzleştirici, mücadeleci bir yanı var. Bu yönüyle yararlı, yaratıcılığı kışkırtan bir kaçış alanı. Sanatçı yanımla açık olmamı böyle açıklayabilirim. Sanat ortamında her düşünceden insan uyanık, yüzleşen, acı duyan insan olma paydasında saygındır benim için. Sanata yakın olmayan yanıyla her insan kapalıdır bu bozuk, kirli düzende. Kapalı değilmiş havasına, kültürüne uyum sağlanır, öyle davranılır yalnızca.

20 Mayıs 2010 



01 Şubat 2011

Biraz silikon, biraz çift taraflı bant; al sana Maden Şehitleri Anıtı !
Liman arkasındaki Maden Şehitleri Anıtında onarım çalışmaları yavaş yavaş sürüyor. Madenci isimlerinin çoğu yapıştırıldı.
Ustaya, isimlerin yazılı olduğu malzemenin öncekinden ne farkı var dedim. "önceki pirinçtendi, çalıyorlar" dedi.
"Çalma" sözü herkesin işine geliyor. Kullanılan malzemeyi, kalitesini, dayanıklılığını, işçiliği, daha sağlam bir malzemeyi tartışmak en başta yerel basın kimsenin işine gelmiyor.
Plastikten yapılmış yeni isim levhaları, pirinçten yapılmış ölüm yıllarını gösteren rakamlar biraz silikon ve biraz çift taraflı bant ile tutturuluyor arkalarındaki siyah mermer yüzeye.
Aslında bu son yenilenme bir yıl önce başladı. Nedense ara verildi. Başlangıçta yapıştırlan isim levhaları leke tutmaya, düşmeye başladı. Çevredeki balıkçılara bakarsanız kovayla isim toplandı.
Gazete haberlerine göre yenilenme çalışmalarına TTK ve GMİS para ayırmış. Biri işveren kamu şirketi, öteki işçi sendikası. İki kurum da varlığını bizler gibi işçilere borçlu. İş, ölene saygı ve değer borcunu ödemeye gelince nedense para bulunamıyor.
"İsim levhaları çalınıyor" haberileri öyle öne çıkarıldı ki, anıta güvenlik kamerası konmalı önerisi yeniden canlandı. En başında zaten güvenlik kulübesi vardı, nedense kaldırıldı.

Eğer, kamera konursa levhaların "saniye saniye nasıl çalındığı"
değil, paraya kıyıp mermere isimleri yazdırmayan yöneticilerin değerbilmezliği kayıtlara geçecek. Yine yerlerden madenci isimleri toplanacak; kirlenmiş, paslanmış levhalar çok az haber değeri taşıyacak.
Liman arkasını ve Anıtı gezmeye gelen konuklar, ellerinde fotoğraf makinası ile yaşadığımız kentin "cazibe merkezi" olma yolundaki ruh halini de kayıt altına almaya devam edecekler.
 2 Şubat 2011