19 Nisan 2013

"1980 askeri darbesinin sonrasında ayağa kaldırılmaya çalışılan çok partili dönemin en sağlam halkalarından biri olan Anavatan Partisi’nin kuruluşuyla birlikte gözünü her zaman ileriye çeviren, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yolunda ekibiyle birlikte mücadele eden ve ülkemiz için birçok ilki ve yeniliği hayata geçiren Merhum Özal, ölümünden bu yana bunca yıl geçmesine rağmen hala unutulmayan ve saygıyla anılan gerçek bir liderdir."
Posbıyık: 
Özal, Ereğli insanına her zaman derin bir sevgi ve ilgi duydu
http://www.ozeregli.com/haber.php?hayns=2&yazilim=haberler&osmanli=hdetay&sece=1&aid=3444&titlem=3444 

18 Nisan 2013

  Şiirimizi öğrendik! 
  Sıra tarihimizde! 
   Özlem Yücesan/Zonkişot  

16 Mart’ta SergiOdası’nda “Kelebeğin Rüyası” değerlendirildi. Filmi hâlâ izlemeyen biri olarak, önce bu yorumları dinlemenin çok güzel olduğunu belirtmeliyim.
Sanat” ve “ticaret” gibi iki kelimeyi bir araya getirmek istemem. Ne var ki sermayenin egemenliğinde yaşıyoruz ve egemenlerin bir de sanatı var! Biz züğürtleri gerçekliğimizin sanatı ilgilendiriyorsa da; bunlar da çenemizi yoracak illâki! Sanat dalları içinde ticari getiri anlamında en önde sinema gelir bildiğimiz gibi. Eh, Yılmaz Erdoğan da ‘zenci muamelesi gören genç Hakkârili’ değil artık, haliyle. İşini ne kadar mükemmel yaparsa yapsın içinde bir “götürü usulü” varsa onu da düşünerek konuşmamız gerek elbet. (Geçimi için ticari yapımlarda rol alan, bir şekilde emeğini satan; ama fikirlerinden taviz vermeden yaşayan ustaları bunun dışında tutarak…)
Toplantıda ilk sözü alan Fahri Bozbaş, görsel arka planda gözden kaçan birçok şeyi sıraladı; “Yerde ray dururken vagonların insan gücüyle ittirilmesi, kalın elektrik kablolarının gözükmesi, 70’lerden sonra kullanılan askıda sepetler, ocaktan çıkışta yapılan bit kontrolü, Necatigil’in konuşurken, ağzına sigarayı koysa da; konuşmasının aynı şekilde devam etmesi, vs…“ Yönetmenin benmerkezci davrandığını, şehirle bütünleşmediğini vurgulayan Bozbaş; “Yanına madende çalışan arkadaşlarımızı alarak çalışsaydı belki bu hatalar olmazdı. Sonu zorlamaydı. Biçimi dram, konusu aşk olan filmde iki genç insanın sevgisinin anlatıldığı kurgusal, hoş sahneler olmakla birlikte; politik anlamda  ‘kan kusup kızılcık şerbeti içtim’ hikâyesi yapılmış geldi bana.” dedi.
Mete Arif Tokmak, Rüştü Onur’un yayımlanmamış mektuplarını içeren kitabın, filmle aynı zamanda piyasaya sürülmesine, ayrıca bu mektuplarda da mükellefiyetten hiç bahsetmemesine dikkat çekti. Ayrıca filmin Amerikan filmleriyle boy ölçüşen yapıya sahip olduğunu belirtti. Onur Türkçelik, öncelikle filmi beğenmediğini söylüyor. Sahneler arasındaki dengesizliği, filmin çok uzatıldığı, özellikle ikinci bölümde anlattığı pek bir şey olmadığı, Suzan rolünün abartıldığı gibi ince-ince aldığı birçok notunu paylaştı. Ayrıca Rüştü’nün annesiyle yöresel şiveyle konuşmasını başarılı bulduğunu söyledi. 

  Ne şiiri anlamak kolay bu şehirde, ne tarihi! İkisini de yaşayarak öğreniyoruz sanki… 
Bir de  yaşadıklarımızı  anlamlandırabilsek!  
Metin Kaya, “Öncelikle bir Zonguldaklı olarak böyle bir yatırımı bu filme yaptığı için yönetmene teşekkür” ederek devam etti; “Dönem filminde gerçeklik aranır. Bu bir tekniktir. Sinemasal eleştiri değildir. Gerçek yaşamdan esinlenilerek öykü elbette kurulabilir. Ama biz de eleştirme hakkına sahibiz. Mükellefiyet böyle bir filmde gölgede kalamaz. Konuşulan dil çok akademik, temiz, karşılıklı konuşmalar tiyatral hava vermiş. 40’larda böyle konuşma mümkün değil. Bu kadar yüksek rakamlı bütçeyle birkaç film bile çıkarılabilirken, bu kadar hata gözden kaçmamalıydı.”
Recep Adıgüzel, filmin aforizmalardan oluştuğunu ve derinleşemediğini söylüyor. “40’lara gitmeye gerek yok. Aynı koşullarla çalışıyoruz şu anda.” Yılmaz Erdoğan  “bu filmle, Zonguldaklılara zenci muamelesi yapmıştır.” diyen Adıgüzel; “Galasını Dedeman yerine Belediye Sineması’nda yapsaydı saygı göstermiş olurdu.”
Fatma Kılıç
, şiir ve şair adına filmi çok olumlu bulduğunu belirtirken; “Genç izleyicilerden sıkılanlar vardı, oyuncular için gelen vardı, ‘şiirin bu kadar güçlü olduğunu bilmezdim’ diyen vardı. Artık her şey bir endüstri… Yönetmen de kendine göre buradan bakarak yapıyor. Ben şiire gönül verecekler açısından yaklaştım. Daha çok konuşulacaktır artısı-eksisi.” diye devam ediyor.
Hikmet Kuşhan; “Adam bir aşk filmi çekmiş. Bunu dallandırmaya ne gerek var?” derken, yine Zonguldak’ın “o” döneminde çekilen ve çok beğenilen “Kıskanmak” geldi aklıma. Orada da, adam kıskançlık filmi çekmişti ve dönemin burjuva hayatlarından kesitlerle anlatmıştı bunu. Ama biz sormamıştık; acaba niye mükelleften bahsetmedi diye!
Kemal Kuşhan; “Neden bu film bu kadar ilgimizi çekti?” derken soru içinde soru sordu sanki. Amerika, Zonguldak’a kadar uza(n)mış mıydı! Ahmet Öztürk; “Şu konuştuklarımız Zonguldak dışındaki kaç kişinin ilgisini çeker?” diye sorduğunda genel kanı “hiç”ti. “Kaç kişi kitap yazmıştı ama şairleri, bu filmle, Türkiye tanımıştı. Görsellik çok önemli”ydi. “Yılmaz Erdoğan 7 sene önce bizi bulup ocağa girdiğinde gördüğü herkesle hemen aynı dili konuşuyordu. Rüştü’nün şiirlerini ezbere okuyunca şaşırdım ve açıkçası utandım.” dediğinde İbrahim Akyürek
de, Erdoğan’ın “Şiir yönünden çok samimi” olduğunu ve “şiir kitaplarının satılmasını sağladıysa film amacına ulaşmıştır’ dediğini” hatırlattı.
Sosyalizme yakınlığını bildiğimiz Muzaffer Tayyip’in, Rüştü’nün gerçeğe uygunluğuna nazaran, epey kurgulandığını öğrendik. Fahri Bozbaş bir cümleyle anlattı bunu; “Muzaffer daktilo çalıyor, elbise çalıyor; ama burjuvaziyi temsil eden Suzan’ın kalbini çalamıyor!”
Birkaç kişinin ortak kanısı, popülerlikten sulandırmaya kadar gelen ortamda duyarsız kalmama yönündeydi. Fahri Bozbaş’ın, özellikle değindiği gibi; kendi alanı tiyatrodaki “yozlaşma, biçimsizleşme artıyor, tüm sanat dallarında bu aynı şekilde gözlenebiliyor.” Bu filmle (kilo veren oyuncuların sayesinde!) Zonguldak, magazincilerin gündemine de girdi biliyorsunuz. Biz “ah”lanırken, yerel basının kalemşörleri ‘meşhur olduk, teşekkürler!’ nidasıyla “şah”lanıyor!
Evet, gelelim sevgili Kemal Kuşhan’ın sorduğu hesaba! “Bu film niye ilgimizi çekti?” Zonguldaklı sanatçının, yazarın, aydının, dahası; basının, yayının, magazincinin, sokaktaki insanın… Ortam ayarına uymaya meyilli torunlar olarak, bir Dersim’e takılırız; daha dün Sivas’ı yaşamışken… Bir mükellefe gideriz; 2013 Mükellefi’ni yaşamaya devam ediyorken… (Aklımıza getirmeyiz ulusal burjuvazinin ülkeyi ancak böyle kurabileceğini. Hâşâ!.. Düşünmek bile istemeyiz emekçi halkın yaşam şartlarının eşitliğinin sosyalizmle sağlanabileceğini.) Mükellefiyeti, ama aynı zamanda günümüzün özel ocaklarını, işçilerin durumunu tek-tek anlatan kitabı ve önümüze görsel olarak seren video çekimleri, fotoğraflarıyla; Zonguldaklı Kadir Tuncer’in çalışmaları mesela, ne kadar ilgimizi çekti? Hatırlıyor muyuz yazdığı “Şeyh Dede Şair Torun Devrekli Rüştü Onur” kitabına gelen eleştiriyi; “Şair şiiriyle değerlendirilir. Dedesiyle ya da mükellefiyette ölen maden işçisiyle ne alakası var?” Bu eleştirinin üzerinden on seneyi biraz geçti. Peki, ne değişti? Yurt Kültür Kitap ekinden Tuncer Çetinkaya, filmi değerlendirdiği yazısında bakın ne diyor; “…Yaşananı daha sahici kılan bu bakış, adeta politik bir misyon üstlenen kurguyla; madencilerin karanlık yüzleri ile balodaki neşeli portreleri karşı-karşıya getiriyor. Kuşkusuz konjonktürün de etkisiyle çokça eleştirilen bir dönemi masaya yatırmak cesaret gerektirmiyor artık; hele ki algı günümüz kavrayışıyla örtüşüyorsa! Bu noktada, kasaba burjuvazisi ile Mükellefiyet mağdurlarının yarattığı tezada ‘çomak sokan’ Halkevleri gerçeği karşımıza çıkıyor; ama senaryo olgunun üzerine gitmeye lüzum hissetmiyor…”
Ne şiiri anlamak kolay bu şehirde, ne tarihi! İkisini de yaşayarak öğreniyoruz sanki… Bir de yaşadıklarımızı anlamlandırabilsek! 

     

15 Nisan 2013


İki sessiz kahraman
Şimdilerde 'Kelebeğin Rüyası'yla hatırlanan Rüştü Onur'un onurunu 1983'te kurtaran iki görünmez kahraman vardı: Safder Kartoğlu ve Mehmet Yaşar Bilen 

07 Nisan 2013


Köyde Mezar Kazacak Genç Kalmadı
Zonguldak Kozlu’daki maden ocağında 7 Ocak 2013’teki patlamada hayatını kaybeden Star İnşaat taşeron firmasına bağlı sekiz maden işçisinin aileleri Galatasaray Meydanı’ndaydı.
İş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin adalet arayan yakınları ve yaralananların 17. Vicdan ve Adalet nöbetinde “Kader değil cinayet” ve “Adalet arıyoruz” sloganları yükseldi, sorumluların yargılanması istendi.
Taksim meydanında başlayan yürüyüş sonrası Kozlu’daki patlamada hayatını kaybeden Hüseyin Kürekçi, Hasan Bozacıoğlu, Muharrem Yapıcı, Yüksel Koca, Ahmet Şeker, Köksal Kadıoğlu, Muhsin Akyüz ve Satılmış Arslan’ın yakınları söz aldı.

29 Mart 2013

 
  
 Sırrı Süreyya Önder  
 Halit Narin’i 
 yine güldürdü 
Geçenlerde Sırrı Süreyya Önder, Recai Tetik ile TBMM’de “yüzleşti”.
"Bu adam benim işkencecim" dedi. 12 Eylül’ün zoru, zorbalığı bir kez daha anımsandı.
Önder’in yüzleşme haberini okuyunca 12 Eylül darbesinin ekonomi ayağı, simge isim Halit Narin’in gülmekten yorgun düştüğünü tahmin etmek benim için zor değil.

Boşuna ekonomi ayağı demedim. 28 Şubat darbesi üzerine son günlerdeki tartışmalarda sağcıların, liberallerin ısrarla bu darbenin asıl ekonomi ayağına bakmak gerekir sözleri dikkatimi çekmişti.

12 Eylül darbesi üzerine soldan yazılan makaleler, haberler taransa yaklaşık % 90’ı mağduriyet, acının dillendirilmesi, tanıklık ve öykülendirilmeyi içerir. Geriye kalan yazılar 24 Ocak ekonomi kararları, darbenin ekonomi politiği ve hesap sorma üzerine olarak görülebilir.

12 Eylül referandumu ile birlikte “evet-hayır” kapışması öncesinde 90’lık bölüm de sağcıların eline geçti. Zaman, Türkiye, Bugün ve Sırrı Süreyya Önder’in yazdığı Radikal Gazetesi sol basını aratmayacak kadar, belki daha fazlası 12 Eylül’ün acısını dillerine doladı. Darbenin ekonomisine dokunmayarak mağduriyeti fırsata çevirdiler.

İşkencecisi ile yüzleşen Süreyya Önder, işkencecisinin ekonomi ayağı durumundaki gazetede yazarak ne yapmaya çalıyor?” sorusunu sorsam ayıp mı olur!
 

Ayıp olmaz... Neden derseniz; 6 Kasım 2012 tarihli Radikal Gazetesi’nin Güven Sak isimli ekonomi ayakçısı köşe yazarı “Tarım politikasını artık kentlileştirelim” başlıklı yazısına şöyle başlıyor: “Türkiye, 1980’lerde ekonomisini başarılı bir biçimde serbestleştirdi ve işte o serbestleştirme bir büyük yapısal dönüşüme yol açtı”.  
Yukarıdaki iki satırın işkenceden beter acısı Önder’in, Sak’ın yakasına yapışmasına yeter.
Şu asıl derin soruyu hep kafamda taşıyorum!

Oturduğum kentin işçisi, emeği, emekçisi bol ortamında; yapısal dönüşümün önünde engel oldukları için bir zamanlar darbelenmiş her kafadan solcuların bugün kasası, siyaseti, medyası, mafyası, sömürüsü büyük irili ufaklı adamların dibinde haz, artık toplamaları nedendir?

Recai Tetik’in, Bülent Ulusu'nun Halit Narin’den; Kenan Evren’in Turgut Özal’dan; Faşizmin, Emperyalizmin Kapitalizmden koparılarak ele alınması sadece düşünsel, idelojik bir eksiklik, beceriksizlik midir?

Ya da tanık olduklarımız insani bir durum olarak karşılanıp şöyle mi düşünülmelidir: "eziyet çeken; eziyet yapan ile eziyet için parayı vereni, azmettireni, azmettiricileri birbirine değdirmeyerek ruhsal bir dinginlik ve kimlik arayışı içinde."
Azmettireni keşfetmek ve keşfedilenin peşine düşmek; teşvik ve ilgi gören imtiyazsız-sınıfsız şu mağduriyet ikliminde mümkün mü?



4 Aralık 2012
iakyurek1@hotmail.com

16 Mart 2013

   AHMET HAMDİ DİNLER YAZDI   
Bir 12 Mart Tanıklığı
O dönemde kendisinden sınıf mücadelesinin ne olduğunu öğrendiğim, unutulmaz işçi lideri, Parti Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüsamettin Güven’le birlikte çalışıyorduk Zonguldak’ta. 12 Mart muhtırası verildiği zaman iki aylık bir hapis sürecinden çıkalı bir gün olmuştu.

06 Mart 2013

 3 Mart 2013  Anıtın dolu tarafı < Fotoğraf: www.sol.org.tr
    
“BU İNSANLAR NEREYE BAKIYOR ?”
YA DA “TABELA VALİSİ OLMAYIN !”
Bu yazıya iki başlık çıktı.
Birinci başlığın kaynağı, bu yıl (2010) Maden Şehitleri Anıtı önünde yapılan 3 Mart Kozlu Grizu Anma Töreni’nden...
Yani, liman arkası yolundan töreni izleyen kitle örgütü temsilcilerinin anıtın dolu tarafına, yani şimdilik yerinde duran az sayıdaki madenci isimlerinin olduğu tarafa kilitlenlenmesinden kaynaklanıyor. Yani; anıtın boş tarafını görmemenin işlerine geldiği anlaşılıyor.
İkinci başlığın kaynağı, geçtiğimiz günlerde kentimizin Valisi’ne yapılan bir dernek ziyaretinden. Vali, ziyaretçilere iş yapmayan çok sayıda dernek olduğunu hatırlatıp “tabela derneği olmayın” buyurmuş. 

Bir yıl önce anıtın içler acısı durumu düzeltilsin diye iki sayfa imza toplayıp bir de Valiliğe göndermiştik. "merak etmeyin, Ağustos 2009 sonuna kadar onarım işleri bitiyor" gibisinden bir yanıt geldi. İkinci başlığın nedeni de bu yanıt.
Çok anıt görmedim, çok meraklısı da değilim. Ama yapılana da değer vermeyi isterim. Çünkü acı, öfke tazeleme, geriye dönüp bakma, barışma yerleridir anıtlar, müzeler, tarihi yerler.
Anıtları ve çevresini, bir kentin misafir odası gibi düşünürüm. Bizim kentin iki önemli misafir odası ise dökülüyor: Uzun Mehmet Anıtı ve Maden Şehitleri Anıtı. İkisinde de zamanı gelince törenler yapılıyor. Kentin bürokrasisi, parti temsilcileri ve en önemli kitle örgütü temsilcileri Maden Mühendisleri Odası ve Genel Maden-İş Sendikası üyeleri bu törenlerde, bu döküntü anıtlarda yılda bir kez yan yana geliyor, durumu gözleriyle görüyor.
Son yıllarda; "dış mihraklar"ın, "iç mihraklar"ın kafasına soktuğu küresel bir uygulama, bir emir var biliyorsunuz: “Kentsel Dönüşüm”. Bu dönüşüme bizleri ikna etmek için; parasal arzu uyandıran dönüşümün hedef-mekanları önce uzun süreliğine kaderine terk ediliyor. Yani istikrarsızlaştırılıyor. Sonra gelsin istikrar sağlama nutukları, yıkmalar, taşeronlaştırmalar, bilmem kaç yıllığa kiraya vermeler, yap-işlet devretmeler…
Bu iki anıtın, misafir odasının kötü durumu Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV’in çalışma alanına giriyor. Geçtiğimiz aylarda Uzun Mehmet Anıtı bir ZOKEV düzenlemesi olan bir kent söyleşisinde tarihiyle gündeme geldi. Ancak kültürel değerlerin korunması için tarih konuşmak yetmiyor, başımızda ZOKEV ayaklanmamız gerekiyor.

iakyurek1@hotmail.com
26 Ağustos 2010

27 Şubat 2013


Kelebeğin Rüyası'ndan 
Yansıyan Mükellefiyet Dönemi

Hayattaki son mükelleflerden biri olan Kalmaz, AA muhabirine, mükellefiyet yıllarında başıboş gezmenin imkanı olmadığını, boşta gezenin jandarma tarafından hemen maden ocağına sokulduğunu söyledi.
Ocaklarda kaç ay çalıştığının belli bile olmadığını ifade eden Kalmaz, şunları kaydetti:
"İki-üç ay ocakta durmadan çalıştığımız oluyordu. Kolu, bacağı yok demeden, işe yarasın yarmasın, herkesi zorla ocağa soktular. Askerlikten geldikten sonra direkt ocağa aldılar beni. Madenler o zaman çok kalabalıktı, insanlar karınca gibiydi. Jandarma, mükellef kaçaklarını yakaladığında dövüyordu. Annen baban ölsün köyüne gelmenin imkanı yok, yollamıyorlardı. İzin alman mümkün değil. Jandarmaya emir vermişler, sopa dersen çok bol, kımıldatmıyorlar seni. Böyle günler geçirdik, şimdi hükümet pamuk gibi o zamanların hükümeti böyle miydi- Süvariler at üzerinde köylerde dolaşıyorlardı."
Kalmaz, mükellef kaçaklarının yakalanmaları durumunda dövülerek tekrar madene sokulduğunu vurgulayarak, "Savaş yıllarıydı. Asker topluyordu milleti. Kaçmanın imkanı yoktu. İl dışından bile insan geliyordu. Mükellef kalkınca insanlar rahat etti, yaşlı olanları emekli ettiler" dedi.
http://www.haberler.com/kelebegin-ruyasi-ndan-yansiyan-mukellefiyet-donemi-4372342-haberi/

22 Şubat 2013

'Rüya' bütün çektiğimiz

Önce Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskanmak’ı, sonra da Yılmaz Erdoğan imzalı ‘Kelebeğin Rüyası’… Doğrusu Zonguldak doğumlu biri olarak sekiz yaşında terk ettiğim şehrime, sinemamızın bu denli sık uğramasından elbette hoşnudum. ‘Uzun Mehmet’in topraklarına Demirkubuz, ‘Nahit Sırrı Örik’in romanı vasıtasıyla göz atmıştı, Erdoğan’ın ziyaret sebebiyse iki genç, sessiz sakin ve kadri az bilinmiş şairin hüzünlü öyküsünden kesitler aktarmak.

09 Ocak 2013

"Bir Metre"nin Bedeli
Gökgöz, "10 kişinin yapacağı işi 3-4 kişi yapmak zorunda bırakılıyoruz" diyor.
"İki, üç günde bir  zaten birinin kolu bacağı kırılıyor; ya da üstüne taş düşüyor. Bunlar çok olağan."
İlerledikleri her fazladan metre güvenliklerini azaltıyor. Taşeron işçiler, kurumun asıl işçileri gibi ücretlerinin sabit olmasını ve onlarla aynı sosyal haklara sahip olmak istiyor.
Geçen yıl çalışma koşullarının düzeltilmesi için 19 gün iş bırakmışlardı. Genel Maden  İşçileri Sendikası'nda örgütlenmeye çalışan işçiler, taşeron firmanın itirazları nedeniyle mahkeme sürecini aşamadı.
Gökgöz, "Sendikalı olmamız engellenmeseydi, belki bu kaza önlenebilirdi. Biz de asıl işçilerle aynı hakka sahip olmak istiyoruz. Biz artık ölmek istemiyoruz" diyor.
 http://bianet.org/bianet/toplum/143402-bir-metrenin-bedeli

06 Ocak 2013

Akrabalarıyla birlikte 15 kişi yaşamını yitirdi: 
'Bu felaketi hayra yorumluyoruz, yatırımları artıracak' dedi!
Çaycuma Belediye Başkanı Mithat Gülşen, geçen yıl 15 kişinin ölümüyle sonuçlanan köprü faciasıyla ilgili olarak, "Köprülerin gözden geçirilmesi noktasında örnek oldu. Biz bu felaketi bir hayra yorumluyoruz. Çünkü Filyos Vadisi’ndeki yatırımların da hızlanacağına inanıyoruz" dedi.

02 Ekim 2012

     
Solun bilmediği madenciler ve madencilerin tanımadığı devrimciler

BURAK ÖZ / BİRGÜN
Madencilerin eylemlerinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de işçi sınıfının mücadelesinde ciddi bir ağırlığı vardır. Ancak, Türkiye'de madenciler toplumdaki muhafazakar havadan ciddi bir biçimde etkilenmiş durumdalar. Konuştuğum bir grup madencinin ciddi biçimde, "Sol bizi kullanıyor" yanılgısı içerisinde olduğunu farkettim.
http://www.birgun.net/workers_index.php?news_code=1349079818&year=2012&month=10&day=01 

Not: Bu yazı, 1 ve 2 Ekim 2012  Tarihlerinde Yayınlandı

   

12 Eylül 2012


Maden kazalarının acı bilançosu 
kömür havzasına 2004-2012 döneminde yaşanan iş kazalarında, Türkiye Taşkömürü Kurumu'nda (TTK) çalışan 50, özel firmaların da 82 işçisi hayatını kaybetti
 TTK'nın yanı sıra Maden Yasası'nın 2004'de yürürlüğe girmesiyle özel sektöre de kiralanan maden ocaklarında, tahkimat sisteminden kişisel koruyuculara kadar çok sayıda önlemler alınarak iş kazalarının azaltılmasına çalışılıyor. İstatistik verilere göre, 2004 ile 2012'in ilk 8 ayı değerlendirildiğinde, en fazla ölümlü kaza 2010'da 37 kişiyle özel sektörde gerçekleşti.
2010'nun mayıs yaşanan grizu faciasında 30 işçi TTK ocağında ölmesine karşın, yaşamını yitirenler kurumda galeri açma işini yürüten firma çalışanları olduğundan facia özel sektör istatistiklerine yansıdı. Bu yılın 8 ayında TTK'da 4, özel sektörde ise 5 madenci yaşamını yitirdi. En az ölümlü iş kazası 2006'da TTK'da 3, özel sektörde de 1 kişi olarak gerçekleşti.

http://www.sabah.com.tr/Yasam/2012/09/11/madendeki-kazalarin-aci-bilancosu

11 Ağustos 2012

Darbeler, Askerler ve Oğullar
“Tuhaf olan, insanların, aslında kendilerini aşağılıyanlara karşı gösterdiği hayranlıktır”
Arno Gruen (İçimizdeki Yabancı)
Bedeninde devletin kurumlaşmış, sicilli, tarifi yapılmış eli dolaşmış bir "oğul-yurttaş” yine de bu heybetli yapıdan soğumamışsa başka türlü bir sorunun peşinde olmalıyız.
Yaşadığımız kentte bu oğulların kişisel öyküleri başka türlü soruyu bize sorduruyor. Yakınımızdaki çoğu sinirli oğullardan gözlediklerimiz, uzaktaki herkesçe tanınan oğulları anlamamıza yardımcı oluyor.

Kenan Evren de zamanında bir oğuldu. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün emir komuta zinciri içinde görevlendirilmiş tanınmış asker ya da sivil zorbaları da bir zamanlar oğuldu.
Onların da anneleri ve babaları vardı. İktidarla, eziyetle, savunmasız kalmakla, susturulmakla ilk tanıştıkları mekanizmaya, yani aileye sahiptiler hepimiz gibi. Sonra bu mekanizmanın toplamından oluşan devletin memuru, yükseleni, sahibi oldular.
Arno Gruen; Hitler’in 1934 yılında Nazi Kadınlar Birliği’nde yaptığı konuşmasında “her çocuk bir savaştır” dediğini aktarır ve bu sözü şöyle yorumlar:
”Toplumsallaştırma denilen mücadelede çocuk, anne-babanın iradesine boyun eğme noktasına getirilmeli ve kendi ihtiyaçlarına ve hazzına göre davranması engellenmelidir. İhtilaf çıkması kaçınılmazdır ve bu ihtilaf çocuğun iyiliği adına anne-babanın kararlığıyla çözülür.”
Kitabı okurken, son cümleyi şöyle değiştirerek not almışım; ”İstikrarsızlık, halkın iyiliği adına, devletin kararlığıyla çözülür.”
Gruen; hiç alışık olmadığımız sözler ediyor: “içimizdeki terör, anne-babamızın saldırganlığını sevgi olarak görmeye itiyor”
Bu cümleyi; anne-baba, aile kavramları yerine devleti, patronu sizi korkutan, ezen öteki egemen gücü koyarak tekrar okuyabilirsiniz...
Gruen, “içimizdeki terör”den; kendi olmamızın, iç dünyamızın gelişmesinin engellenmesi sonucu ortaya çıkan şiddeti tarif ediyor.
Gruen; daha beterini de söylüyor; gördüğümüz bu şiddeti sevgi olarak algılama zorunluluğu nedeniyle düşmanlar bulmaya yöneldiğimizi söylüyor. Bu düşmanlar sayesinde “özgürlük” algısına kapıldığımızı, bu şekilde kendi kurban oluşumuzun yükünden kurtulduğumuzu vurguluyor.
Çok daha da beterini de yazıyor; bulduğumuz düşmanlara yaptığımız eziyetin aslında kendimize olan nefretten kaynaklandığını belirtiyor.

Öte yandan uyarıyor bizi: “İnsanlar kendi gerçek acıları için haykıramadıkları sürece, bir Hitler karşısında daima etkilenmeye açık konumda olacaklar”.
Acıya izin vermek ise, yazarımızın çözümüdür.
Ana-baba-devlet-din gibi toplumsallaşma araçları; yani sistem, düzen canınızı acıtmışsa; acıyı hisset, yüzleş, yeniden yaşa, analiz et, acıyı yaşatanı idealleştirme, ele ver, diyor kısaca.
Bedenlerinden 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin emir komuta zinciri geçen Kemal Anadol, Tarık Akan, Mümtaz Sosyal, Sina Çıladır, Yalçın Küçük, Demirtaş Ceyhun’un isimleri ve 12 Mart Darbesi’nin Kültür Bakanı yazar-şair Talat Halman’ın yükselen itibarı aklıma geldikçe “İçimizdeki Yabancı”daki satırlara daha çok sarılmaya başladım. 


İbrahim Akyürek : iakyurek1@hotmail.com
7 Eylül 2009

Arno Gruen

28 Temmuz 2012



Suç duyuruları nereye gider ?
Savcılar, yargıçlar nerede yaşar?

Haberi şimdi okuyup bitirdim.
Gelin kendi başımıza gelmiş gibi yapalım.
Ankara'da BES Sendikası üyesi, İcra Mahkemesi’nde Müdür olan Anne, kızının eski sevgilisi tarafından durakta bıçaklanıp öldürülüyor, 17 yaşındaki oğlu yaralı kurtuluyor.
Daha önce “öldürüleceğiz” diye devlete başvuruda bulunan aileyi, yani memur olan Anneyi, yine devletin memuru, savcısı, polisi koruyamamış.
Koruyamayan savcıyı, polisi ne yaparlar bilemem.
Gazete haberlerinde sıkca okuruz. “…..savcılığa suç duyurusunda bulundular”.
Güven duyarsınız, harekete geçecek bir kamu gücü vardır en azından…
Öte yandan kuşku duyarsınız benim gibi. Suç duyurularını alıp harekete geçmeyen savcılar, yargıçlar kimdir, nerede yaşarlar sorusunu içinizden yinelersiniz.
Bu yaşımda, sosyal hayatın içinde bugüne kadar ancak bir savcı, iki yargıç (ADALET) ile karşılaştım.
Hayatımda üç doktor (SAĞLIK), üç öğretmen (EĞİTİM) tanıdım dersem garip karşılarsınız.
O zaman soru kendiliiğinden geliyor: Savcılar ve Yargıçlar nerede yaşıyor? 
Haberlerde okudum. Zonguldak Barosu’nun son genel kuruluna savcı ve yargıçların katılmaması tepki çekti, diye.
Yukarıdaki sorumla ilgisi var mı bilemem.
Ey Baro; güncel hukuk uygulamaları, hak-adalet kavramları, bu kavramların para pul, güç ilişkileri içindeki yeri, bu ilişkiler içinde avukatların, savcıların, yargıçların yeri konusunda bir söyleşi ortamı yaratsan ne iyi olur.
Ey kadınlar; evinde eş, çocuk, torun yetiştiren; evi, erkekleri, çocukları çekip çeviren, kontrol altında tutan kadınlar…
Evde, yani sınırlarınızda yetiştirdiklerinizin, eşik dışındaki yaşamlarından da sorumlusunuz.
Gelin; sokağı, dernekleri, sendikaları, partileri de çekip çevirin, masum gördüğünüz erkekleri yalnız bırakmayın.

> > Cinayet, adım adım geldi
Birahane ruhsatı nedeniyle 3 kardeş tarafından öldürülen MHP'li Belediye Başkanı Nail Sancak'ın iki kez ölüm tehditi aldığı için suç duyurusunda bulunduğu ancak kendisine koruma verilmediği ortaya çıktı.
 http://www.yeniasir.com.tr/UcuncuSayfa/2010/10/26/cinayet_adim_adim_geldi

 20 Ekim 2010


30 Mayıs 2012


Başka çare yok, her okulda sanat eğitimi olmalı
İbrahim Akyürek
Okullara yönelik fotoğraf eğitimi çalışmaları yaklaşık on yıl önce Zonguldak İlköğretim Okulu ve TED Zonguldak Koleji İlköğretim Okulu’nda başladı.
Zonguldak İlköğretim, bir eğitim dönemi sonunu sanat bayramına dönüştürdü. Okul koridoru sergi salonu oldu.
Kolej bünyesinde ise Fotoğrafçılık Kulübü kuruldu. Okulun karanlık odası yöneticilerin desteği ile yeniden çalışır duruma getirildi. Yeni malzemeler alındı. Öğrenciler, fotoğraf baskı kartlarında görüntünün yavaş yavaş  oluşmasından heyecan duydular. Eğitim dönemi sonunda okulda sergi açtılar. Kulübün çalışması yedi yıl sürdü.
Daha sonra; lise eğitimi aldığım, aylarca spor konulu duvar gazetesi bile çıkardığım liseye, yani Çelikel’e fotoğraf eğitimi için yıllar sonra döndüm. Buradaki eğitimler ise 2011’de üçüncü yılını tamamladı.
Geçen yıl Zonguldak Atatürk Anadolu Lisesi’nde iki ay süren fotoğraf eğitimleri başladı.  Zonguldak Fotoğraf Günlerinin içinde, 2010 ve 2011’de toplam altı etkinlik burada öğle arasında yapıldı. Birol Üzmez, Tülin Şaşmaz Üzmez, Selim Güneş kent dışından gelip gösteri yapan konuk fotoğrafçılar oldu.
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi’nin Fotoğraf Kulübü’ne yönelik eğitim çalışmaları da bu arada sürdü. Beş yıldır iki güne sığdırılmış eğitimler veriliyor Üniversitede.
Yukarıda özetlediğim eğitimlere Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV, SergiOdası, Zonguldak Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Topluluğu ZOFSAT ve Zonguldak Fotoğraf Derneği ZFD  program ve eğitimci desteği verdi.
Son on yıla sığan, hemen aklıma gelen okullara yönelik fotoğraf eğitimi çalışmaları bunlar.
Bu çabalar, içerden gönüllü öğretmen desteği olmasa yürümezdi. Öğretmenler, okul yönetimlerince de kolaylık gördükleri zaman sanat eğitimlerine yardımcı olacak çok sayıda sanat emekçisi olduğunu gördük son on yılda.
Bu arada, Filyos Belediyesi’nin 2004 yılında düzenlediği “Filyos Buluşmaları” kapsamında düzenlenen, sekiz ayrı sanat dalında sürdürülen eğitim çalışmalarını unutmayalım. 150 gencin katıldığı yaz okulunda fotoğraf eğitimi de vardı. Sanat akademisine dönüşen lisenin sınıflarından biri geçici olarak karanlık odaya dönüştürüldü . İki yıldır ZOKEV'in gerçekleştirdiği Yaz Okulu’nda geçen yıl fotoğraf da yerini aldı.
Biz fotoğrafçılar ve sanat kurumları olarak kent merkezinde fotoğraf eğitimlerini sistemli olarak gerçekleştirdik. Bize gelen istekleri, sorumluluklarımızı yerine getirdik. İş artık öğrenci velilerine, özellikle annelere, öğretmenlere kalıyor. 
Anneler çocuklarının yemesi, içmesi, giyinmesi, okul-dershane, öğretmen kalitesi konusunda gösterdikleri titizliği sanat eğitimi konusunda da gösterse ne iyi olur.


27 Mayıs 2011

03 Kasım 2011



     
Fotoğraf dünyası erkekçedir
Öteki sanat dallarını bilemem ama, bizde fotoğraf dünyası ister amatör, hobi amaçlı, ister sanat amaçlı olsun erkekçe konuşur. Fotoğrafçı söyleşileri, şakaları, gezileri, eğitimleri erkekçedir. Son yıllara bakarsanız eğitim için derneklere, kurumlara koşanların çoğu kadın olmasına karşın yöneticiler, öğretenler erkektir. “alışılmış, ezberlenmiş erkeklik” eğitimlerde kadınlarca nasıl algılanır tartışılmaya değer.

Peki fotoğraf meraklısı kadınların umurunda mı bu gidiş derseniz, gidişin ne olduğunu bile düşündüklerini sanmam. Kadınlar için fotoğraf çekim sürecindeki ilişkiler sırasında alınan haz önemli oluyor. Sonrasında  gösteri, sergi ortaya çıkıp çıkmaması, günün-ayın birincisi olup olmamak erkeklere mahsus oluyor.

Geçenlerde bir arkadaş yeni aldığı üç bin liralık yeni makinesini gece çekimlerinde denerken “gözün gördüğünden daha kaliteli çıkıyor” diye heyecanlanınca, bu teknoloji silah geliştirme işinden geliyor, gece görüşlü teknoloji araştırması bizim makinelere de yaramış olabilir dedim. Biz fotoğrafçılar bir başka yönden silahlanmış askerleriz aslında. Fotoğrafçı söyleşmelerinin askerlik anısı tadında olması belki bundandır. Erkeklerin önce birbirlerine markalı, çıkıntılı makinelerini göstermeleri, fotoğraf teknolojisi fuarlarında kadınların mal teşhirinin yan malzemesi olması, Ereğli’deki derneğin sayfasında olduğu gibi ana sayfada sürekli makine sergilenmesi, Zonguldak’taki derneğin logosu gibi tam boyutlu makine üstüne barete yer verilmesi erkek çıkmazlığının dışa vurulması gibidir.

Çıkmazlık demem boşuna değil. Özellikle toplu gezilerde, yeme içmelerde bizim fotoğrafçı erkeklerin ipini koparmış, zorlama özgürlük havaları, teknoloji gevezeliği dikkatimi çeker. Eşleri, kadınları tarafından büyütülen, çekip çevrilen koca çocukların, koca-fotoğrafçıların “sınırlı özgürlük” havası esip geçer aramızda çünkü. Kadınların da işine gelir bu durumlar. Adamın nerede olduğu, parayı nereye, kime harcadığı da bellidir. Karşılıklı bağımlılık durumlarında çocuklar büyür, benzer sisteme takılır gider. Hemen dibimizdeki Yedigöller aklıma gelince içimden “fotoğrafçıların Bodrum'u oldu buraları” demem boşuna değil. Yapraklar kızarınca takvimler işaretlenir, ızgaralar kuytulardan çıkarılır. Yedigölleri'in gölleri teker teker göl olmaktan çıkıyormuş, buraları kent ormanlarına benzemeye başlıyormuş tükenen için dert değil ki !

“Çağdaşlık”, “modernlik”, yeni dünya düzeni soslu bu ortamdan sanat çıkar mı derseniz, tam hayır diyemem. Sıkıntılı bir yaşamla araya mesafe koyma, uzaktan bakıp sorgulama farkındalığı yitirilmemişse neden çıkmasın.

Kasım 2011

14 Ekim 2011


Piknik yerinde çöplerini bırakıp gidenler nereye koşuyor?
 
İstanbul’da Belgrat ormanında özellikle hafta sonu bırakılan poşet yığınını iki akademik gözlemci hastalık olarak saptayıp “PŞT” yani “ormana plastik poşet atma sendromu” olarak tanımlamışlar. Tüm kötülükler karşısındaki kolaycı suçlama gözlemcileri hastalığın insanlardan bulaştığı vurgusuna getirmiş. Kurumlar, sistemler, düzenler, yönetenler değil kişiler suçlanmış.
 
İnsan’ı toplumsal-siyasal varlık olarak düşünmezsek, ya da düşünmek işimize gelmezse herkesin herkesi suçlaması, herkesin aldığı tavır. Benim asıl şaşkınlığım Doğa gibi insanın en dingin, huzurlu olduğu, olması beklenen bir yerin; bir gezi, piknik, yüzme sonrası hangi ruh ve davranış durumu ile poşet örtüsüne çevrildiği.

Piknik yerinde ağaçlarla, çiçeklerle, dereyle girilen ilişki, acaba doğanın en değerli yaratığı olan insanla girilen ilişkiye mi benzedi. İnsanın insanla ilişkisi giderek rekabete, ilişkileri sömürmeye dönüşürken, aynı karakterdeki insan doğayla da benzer ilişkiye giriyor, doğayı sömürüyor, kullanıyor, atıyor. İnsanlarla olduğu gibi doğayla da kalıcı ilişkiler bitiyor. Geleceği düşünme de bittiğine göre bıraktığı çöple karşılaşma olanağı da kalmıyor.

Her tarihsel-toplumsal dönem kurumları ile o dönemin insan karakterini de yaratır. Roman yazarları, Yönetmenler bu karakterlere yaslanarak dönemini aktarır. Karakterin çizgileri; aile, okul, fabrika, büro, dini alanlar, kışla, mahalle, örgüt, gazete, televizyon benzeri toplu oturup kalkılan yerlerde çizilir. Bu yerler toplumu ve devletini çekip çeviren, şekil veren bir avuç güçlünün üretip yaydığı egemen düşüncelerin de taşıyıcısıdır.

Bugünün karakteri üzerine yazılanların başında bireysellik, kendine düşkünlük öne çıkıyor. Narsisizm yeniden tartışma gündemine geliyor. Kamusal alanların, yani ortaklaşa paylaşılan alanların, buraları savunan değerlerin gözden çıkarıldığı vurgulanıyor. Şimdiki zamana asılmanın, geçmişi-geleceği yok saymanın yaygın bir belirsizlikle sonuçlandığının altı çiziliyor.

Önceleri üretmek, üretim içinde sınıfsallaşmak, kavga etmek varken şimdi tüketim yolunda yitirilen sınıfsallık ve azdırılan rekabet konuşuluyor. Ulus devletin güvenliği, yurttaşlığı bitti, artık herkes başının çaresine bakacak,  "kamusal", "özel" tarafından sömürgeleştiriliyor zaten deniyor. Çelik kapı, güvenlik kulübeleri, güvenlik aletleri ile her ev, işyeri özel karakol oluyor. Devleti denetim altında tutan güçlerin kamusal paylaşım alanlarını gözden çıkarması 1980 öncesinin hayaliydi, darbeci askerlerin ve uyanık seçmeni peşine takan her kafadan hükümetin uygulamasıyla fazlasıyla gerçek oluyor şimdi.

Bu düşünceler, uygulamalar özellikle kapitalizmin son 30-40 yıllık toplumsal düzenini sorgulayan batılı düşünürler tarafından kitaplara, filmlere konu ediliyor. Onlar sayesinde bugünü anlamak, geleceğimizin bir çeşit falına bakmak heyecan veriyor. Hele Zonguldak gibi Cumhuriyet ve kamu değerlerinin ilk örneklerinin bolca yaratıldığı bir yerde...

Kozlu sahil yolundaki Uzun Mehmet Anıtı’nın haberlere konu olan solmuş bayrağı, izbe hali, ekmekle beslenen köpekleri-tavşanları ile beş metre ötesindeki  bir çeşit tüketici barınağı olan “Alışveriş ve Yaşam Merkezi”nin yarattığı parıltı arasındaki zıtlığı çözmede çoğu çeviri olan yayınlar, makaleler yardımcı ders kitabı tadı veriyor.

Tüketici barınağının ön cephesinde, işi bitirilen Osmanlının ve ulus devletin yerel sınıf temsilcilerinin kocaman fotoğrafları kurbanlık koyun gibi kardeş kardeş durup insanı gülümsetiyor. Şimdilerde solmuş görünen fotoğrafların başına neler geleceği insana meraktan seçenekler ürettiriyor. Cephe uygulamasına Eylül darbesinde eziyet görmüş sosyalistlerin gönüllü öncülük etmesi, kamu malından büyük parça koparan barınak sahiplerinin çevresini akıl hocası ulus devlet solcularının sarması, kişiyi “kırkından sonra sosyalistler geç edinilmiş bireyselliğin tadını, erken gelmiş toplumsallığın acısını çıkartıyor” önyargısına sürüklüyor.

   
Bu yazı için Bireyselleşmiş Toplum (Zygmunt Bauman), Postmodern Toplumdan Kesitler (Yaşar Çubuklu) kitaplarından yararlanıldı.

iakyurek1@hotmail.com

Ekim 2011

20 Ağustos 2011



Bugün sanatçılarımıza kaynak buldum !

Masa üstüne çıkarmak amacıyla Zonguldak Kitapları'nın ve Fahri'nin cezaevleri için bağışladığı kitapların tozunu pisliğini temizlerken birden sanatçılarımıza kaynak bulduğumu farkettim.
Kitap hazırlıklarını bildiğim Erol, Osman, Mete, Mustafa ve öteki bilmediğim yazarlar, sanatçılar için para garanti sayılır. Ancak mahkeme süreci var.
Dava Zonguldak Belediyesi ve Türkiye Taşkömürü Kurumu TTK'ya açılacak. Dava konusu; kitaplarımızı ve kütüphanelerimizi, ciğerlerimizi, balkonda asılı çamaşırlarımızı toz ve kir içinde bırakmak. Dava gerekçesi bu kurumların kamu görevlerini yerine getirmemeleri yani görevi ihmal, kusur, dahası kasıt.
Davadan kazanılacak tazminat paraları Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV'in bütçesine aktarılacak. Bütçede "Sanat Destek Fonu" adı altında ayrı bir banka hesabında tutulacak. Kitap, Sergi hazırlığı olan sanatçı dosyasını ZOKEV'e sunacak. Fondan destek görecek. Kentimiz sanatçıları da boynu bükük, para yok diye dolaşmayacaklar.
Bu iş olur mu...olmaz. Neden mi?
Bizim sanatçılarımız, "çağdaş" gönüllü kurumlarımız kendine yakın sandığı "çağdaş" yerel bürokratları pek sever. Bu kenti uzun yıllar çoğu erkek onların çekip çevirdiğini, yetkileri kadar sorumluluk taşıdıklarını bilmezlikten gelirler. İlişkilerini düğünlerde, cenazelerde, hayıseverlik ve piyasa işlerinde, toplu yemeklerde yüz yüze/diz dize pekiştirmeye çalışırlar. Örgütleri, kurumları adına üç beş kuruş dışında ne kazandıklarını hep merak ettim, bulamadım. Bulan varsa acele bildirsin.
Bürokratları pek  severler, dedim, bu davranış saygıdan kaynaklanmaz. Üç beş ilişki kırıntısı toplama çabasıdır sadece. Bu kırıntılar belki gelecekte üç beş kuruş için işe yarar diye düşünülür. Bu uyduruk toplumsal yararlılık adına gerçek yurttaşlık, kentlilik haklarını kullanmaktan, talepte, tepkide bulunma haklarından, çok daha önemlisi siyaset yapma haklarından vazgeçer bizim çağdaşlar.

***
AKM yolundaki kırtasiye ağırlıklı kitapçı bir ara masa üstünde indirimli kitap satıyordu. Kitaplar naylon poşet içinde. Kılıfı yüzünden kitabı karıştırma şansı yok. Nedenini sordum. Tozdan korumak içinmiş.
Ben kitapları silmekten bıkmadım. Çünkü onların çok yararını gördüm.  Ancak, gıcır gıcır kitapların giderek yıprandığını görmek katlanılır gibi değil. Zaten olmayan "piyasa" değerinin daha da düşmesi tehlikesi var. Daha önemlisi bizi yönetenlerin beceriksizliğinin bedelini biz niye ödeyelim.
Tersine Biz, Onlara ödetelim, tazminatlarımızı alalım. İki üç idealist, sanatsever-kentsever adalet insanı davaya sahip çıkarsa ZOKEV Sanat Fon'una çok para kazandırabilir.
Bu dava; Belediye, TTK ve öteki  Devlet işlerinde ihmalden ölen, yaralanan insanlarımızın yakınlarına örnek olur, tozlu kitaplar bu yoldan da işe yaramanın gerekçesi olurlar.


20 Ağustos 2011