07 Mayıs 2013

ZOKEV
   Kent Kültür Bienalleri Dizisi     
 “Zonguldak Folkloru 13”  
  Atatürk Kültür Merkezi : Zonguldak
  9-12 Mayıs 2013  
  P r o g r a m :   
09 Mayıs 2013  Perşembe 
Saat 18.00 Yöresel Kıyafetler Sergisi Açılışı
Folklor Gösterimi
Açılış Konuşmaları
Yöresel Yemeklerin Sunumu
Halkoyunları Gösterisi
11 Mayıs 2013  Cumartesi 
4. Oturum: “Halkbilimde Soyut ve Somut Kültür”
Oturum Yöneticisi: Kürşat Coşgun
11.00-11.20 Prof.Dr. Muhtar Kutlu

Halkbilimde Yeni Bir Bakış: SOKÜM (Somut Olmayan Kültürel Miras) Nedir, Ne Değildir?
11.20-11.40 Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu
Maddi Kültür
11.40-12.00 Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu

Halk Bilimi Kuramları
12.00-12.20 Doç.Dr. Mustafa Kemal Coşkun
Gündelik Hayat ve Sınıf Kültürü: Maden İşçileri Örneği
12.20-12.30 Tartışma
5. Oturum: “Motif Vakfı Özel Oturumu

Oturum Yöneticisi: Ekrem Murat Zaman
14.00-14.20 M. Zeki Baykal

Türk Halk Bilimine Hizmette Motif Vakfı
14.20-14.40 Prof. Dr. Fikret Değerli
Türk Halk Oyunları
14.40-15.00 Öğr. Gör. Nurettin Albayrak
Türk Halk Edebiyatı
15.00-15.20 Yrd. Doç. Dr. Ferhat Aslan
Halk Anlatıları - Efsaneler
15.20-15.30 Tartışma
6. Oturum: “Halkbiliminde Zonguldak’ın Birikimi”

Oturum Yöneticisi: Zafer Kalafat
16.00-16.20 Öğr.Gör. Sabahattin Türkoğlu

Anadolu’da Giyim - Kuşam
16.20-16.40 Yener Altuntaş
Zonguldak Yöresi Halkoyunları ve Giysileri
16.40-17.00 Gürdal Özçakır
Folklor Araştırmacısı ve Türk Halk Müziği Uzmanı Sadi Yaver Ataman (1906-1994)
17.00-17.20 Yrd.Doç.Dr.Mualla Murat
Zonguldak Kültürü Nasıl Oluştu?
17.20-17.30 Tartışma
12 Mayıs 2013  Pazar 

7. Oturum: “Zonguldak’ta Geleneksel Giysiler”
Oturum Yöneticisi: Ece Bakioğlu
11.00-11.20 Aysel Ergin - Meral Sevimli - Nesrin Aydın Karacan

Yöresel Kadın Giysileri
11.20-11.40 Nadire Çebi - Ayten Karasakal - Sevinç Karadağ
Yöresel Dokuma Özellikleri ve İşlemeleri
11.40-12.00 Nilgün Çelik
Zonguldak’ta Kadın Giysileri
12.00-12.20 Ömür Çelikdönmez
Zonguldak’ta Yasaklanan Giyim Aksesuarı: Tozluk
12.20-12.30 Tartışma
8. Oturum: “Maddi Kültür ve Müzik

Oturum Yöneticisi: Yrd.Doç.Dr. Mustafa Yüce
14.00-14.20 Prof.Dr. Ali Osman Özcan

Zonguldak'ta Yemek Adları, Çeşitleri ve Özel Günlerle İlgili Yemekler
14.20-14.40 Raşit Korum
Devrek Bastonu
14.40-15.00 Mehmet Çetin
Gökçebey Yöresi Kına Havası
15.00-15.20 Şendoğan Karadeli
Örnekleriyle Zonguldak Halk Müziği
15.20-15.30 Tartışma
9.Oturum: “Atasözleri, Deyimler ve Dil”

Oturum Yöneticisi: Ahmet Öztürk
16.00-16.20 Yrd.Doç.Dr.Mehmet Baştürk

Zonguldaklı Şair ve Yazarlar
16.20-16.40 Yrd.Doç.Dr. Hülya Gökçe
Karabük Ağzına Özgü Atasözleri Deyimler
16.40-17.00 Yrd.Doç.Dr. Aziz Gökçe
Kdz.Ereğli Ağzına Özgü Sözler
17.00-17.20 Mevlüt Kırnapçı
Çaycuma Bölgesinde Değişen Yaşamın Deyim ve Sözcüklere Yansıması
17.20-17.30 Tartışma

04 Mayıs 2013

Rüştü Onur’un çeşmesini aramak

     Yıllarca anılarını, çoğunlukla Zonguldaklı sanatçılar gündemde tutmaya çalışmışlardı. 1940’ların zorlu koşullarında vereme yakalanmışlar ama âşık olmaktan, sanatla hayata tutunmaktan vazgeçmemişlerdi. Adları Rüştü Onur, Muzaffer Tayip Uslu ve henüz pek tanınmayan Kemal Uluser’di.
     Artık tüm Türkiye tarafından iyice tanınan Zonguldaklı şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayip Uslu’nun yılı oldu neredeyse 2013. Yılmaz Erdoğan’ın dönem filmine konu olan ve genç yaşta ölen iki Garip Akımı etkisi altında yazan yetenekli şair Zonguldak’ta yaşamışlardı sanat hayatlarının önemli bölümünü. Dolayısı ile bir taraftan ülkenin en önemli edebiyat dergilerine çalışmalarını gönderirlerken bir taraftan da Zonguldak’ta yayınlanan ‘Yeni Zonguldak’, ‘Ocak’ gibi gazetelerde ve dergilerde yazılar, öyküler, şiirler yayımladılar. Filminin ardından Muzaffer Tayip Uslu’nun ‘Şimdilik’i YKY’den, ‘Bilinmeyen Mektupları ve Şiirleri Rüştü Onur, Mektubun Avucumda’ adlı Leyla Şahin ve İbrahim Tığ imzalı kitap ise Kaynak Yayınlarının’dan rafları süslüyor. Üzerlerine pek çok konuşma, tartışma yapılıyor, hatta Mükellefiyet dönemi ile ilgili kıyaslamalar yapılarak ‘Kelebeğin Rüyası’ filminin üzerinden iz sürülüyor. 


     ‘Çeşmeler ve Adresler’ konusunda bir proje geliştiren karikatürist Mete Arif Tokmak ‘İsimsiz 1 ve İsimsiz 2’ adını verdiği ‘belleksel’ çalışmasında Muzaffer Tayip Uslu ve Kemal Uluser’in mezarlarını aradı; Rüştü Onur’un ‘Kenar Dilberi’ adlı 16 Eylül 1942’de Yeni Zonguldak adlı gazetede yayımlanan öyküsünde geçen betimlemelerin peşine düştü.
      25 dakikalık ilk haliyle gösterilmeyi bekleyen “belleksel” çalışmasında eski Gürcü Tepesi sakinlerinden Mehmet İrtegüv ve Şevket Can’ın rehberliğinde ‘Kenar Dilberi’ adlı öyküde geçen mekânların izini sürdüler. Mete Arif Tokmak şunları söyledi: “Öyküde Gürcü Tepesinin 1940’lardaki hali anlatılıyor. Bir çeşmeden de bahsediliyor. Önce bu çeşme ilgimi çekti; bulabilirim ümidiyle kendim dolaştım Gürcü Tepesini. Yaşlılarla konuştum ama bir şey çıkmadı. Daha sonra dostum ve arkadaşım Mehmet İrtegüv’e açtım konuyu. O ve çocukluk arkadaşı değerli ağabey Şevket Can ile Gürcü Tepesini yeniden gezdik. Onların rehberliğinde bölgenin yeni ve eski sakinleri ile konuştuk. Sonunda iki kişiden çeşmenin olduğu yer doğrulandı. 1950’lerden bu yana Gürcü Tepesinde oturan Seher Filiz mahalledeki Yeşil Caminin minaresinin olduğu yerde eskiden isimsiz bir çeşmenin olduğunu söyledi. Böylece ‘Kenar Dilberi’ adlı Rüştü Onur öyküsünü edebiyatseverlere ve kentimizi merak edenlere anlatarak insanları bugün halen orijinalliğini büyük ölçüde koruyan Gürcü Tepesinde gezdirmek mümkün… Bunu anlamış olduk. Aynı zamanda öyküde geçen ve 1940’larda içinde insanların yaşadığı, tek göz, çinko kaplı evlerinde harap halde olsalarda halen ayakta olanlarına rastladık. Gürcü Tepesi kentin yanı başında çok sevimli ve son derece eski Zonguldak dokusunu muhafaza eden bir mahalle… Belediye binasının neredeyse karşısı… Biraz ilgilenilmeyi ve buradaki mekânların daha fazla tahrip olmadan bazılarının da olsa korunma altına alınmasını hak ediyor. Zonguldak tarihi açısından da hak ediyor. Bu öykü varken, bu mekânların ‘Kelebeğin Rüyası’ adlı filmde değerlendirilmemesi de kötü olmuş. 

Çünkü tek odalı evlerdeki yaşam Rüştü Onur tarafından zaten işaret edilmiş bize. Buralarda işçi aileleri birbirleri ile içiçe yaşamışlar yıllarca. Tek göz evlere sıkışmış yaşamlar, hayaller; çinko damlarında yağmur yağdığında çalan piyano sesi; evine bir sıcak somun ekmek götürmenin peşinde buralarda merdivenleri adımlamış eski madenciler… Hatırlanmayı hak ediyor. Bu TSO’nun olduğu yerde yıkıp geçilen ‘Teneke Mahallesi’ kadar önemli bir konu. Gürcü Mahallesi üzerine ilgililer ciddiyetle eğilmeli ve bu güzel mahalleyi çirkin beton yığınları ile büsbütün kaybolmaktan bir an önce kurtarmalı. Zonguldak TSO’nun da bu konuda katkı yapması aslında boynunun borcu. Zonguldak’ın en güzel yerlerine blok binalar dikip eskiyi tamamen hafızalardan kimse silemez. Sevgili dostum Necip Sağır’ın dediği gibi bizim çalışmamız belleksel. Karaelmas namlı kentimiz belleğini büsbütün yitirmeden bunlara dikkat çekmekte bizim görevimiz."
Mete Arif Tokmak

26 Nisan 2013

'Yük' biraz ağır olunca... 
ŞENAY AYDEMİR   Radikal
İşin hüzünlü tarafı ise filmdeki usta işçilik ve emeğin yoğunluğu. Başta Feza Çaldıran’ın görüntüleri olmak üzere, sanat yönetimi ve prodüksiyon olarak nitelikli sayabileceğimiz bir film var karşımızda. Türkiye sinemasında çok da rastlamadığımız bir biçimde uzun süreler boyunca madende çekilen görüntüler, Zonguldak’ın puslu manzaraları filmi estetik açıdan bir noktaya taşıyor. 

http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikaldetayv3&articleid=1131165&categoryid=120 
         
http://www.beyazperde.com/haberler/filmler/haberler-53743/

24 Nisan 2013


ÇOĞALAN HUZURSUZLUK: NARSİSİZM
 İbrahim Akyürek 
Gözlemişsinizdir, çocuk bir becerisini gerçekleştirirken çevresinde kendisini onaylayan, izleyen gözler arar. Bu durum doğanın dengelerine uyumlu sosyal, sosyalist yaşamın, insanın insana gerekli olduğunun bir göstergesi gibidir.
Becerisinin gerçekleşmesi sırasında çevresi tarafından azarlanması, fiziksel bir engelle karşılaşması, engelliye dönüştürülmesi, yoksun bırakılması sosyal huzuru bozar. Yakın çevrenin gözetiminde, onun güvencesine bağımlı çaresiz canlı yeryüzünün araçlarıyla tanışma deneyimi çabasında destek görmezse tamamlanmamış gereksinmesini unutmaz.

Hayvansı içgüdüsüyle dünyaya giriş yapan bebek, engellenmenin ötesinde başarısız kalan deneyimi sonrası bir de şiddet görürse, bu davranışın acısını öncelikle yakın çevresinden ve doğadan başlayarak çıkartır.
Yıllar önce bir gazete, ülkemizde insan bağımlılığının artışını, bir bilenin açıklamasından yararlanarak haber yapmıştı. "Bu nasıl bir durum olabilir", diye şaşırmıştım.

İçkili dernek lokalleri bol bizim şehrin adamlarının arkalarını günışığına, denize dönerek, yüzlerini birbirine esir ederek grup halinde yaşamalarına da bir süre anlam verememiştim. Deniz gören yöne boydan boya limanı, sandalları, güneşi gösteren dev bir afiş assanız; rüzgârı, denizin kokusunu, bulutları aramayacak, zaten az sonra da kızışıp kapışacak bu adamları birbirine çeken-iten ne olabilirdi? Hele, izbe hanlara sıkıştırılmış dernek lokallerinin ve buradan yolu geçen beyni alkol, futbol, at yarışı, kumar, palavradan siyaset dolu adamların eve dönüşleri sonrasında yaşattıklarını düşünmek bile istemiyor insan.

'SEN ÖZELSİN'

Kemal Sayar'ın "Sohbet ancak diğerkamlılığı yücelten, narsisizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir" vurgusu; kendini kanıtlama, en çok bildiği alandan hayranlık toplama huzursuzluğundaki günümüz insanının grup halindeki yalnızlığını, cahilleşmesini de ele verir.
Cahilleşme... Çünkü, günümüzde kitap satışlarının düşmesinde sözü geçmeyen iki neden olduğunu seziyorum. Birincisi, kendi ilgi alanına kapanan narsisistin kitabı, sanatın ve yaşamın öteki alanlarını küçümsemesi. İkincisi, yaygınlaşan ruhsal çökkünlük nedeniyle kitap sayfasına, sanat yapıtına bir türlü yoğunlaşamaması. Böylece, insanla olduğu gibi, kitap ve sanatla da sohbet kesiliyor. Geriye, tek kalan bireyin tek becerisini "ben" sözcüğüne yaslanarak kafamıza kakması kalıyor. Amerikan kültürünün parçası olan "sen özelsin" propagandası, bizim kültürümüzde şimdilik narsisistin beden işaretiyle yürütülüyor.
Son belediye seçimlerindeki parti afişlerini semt semt gezip fotoğraflamak için dolaşırken ilk kez şaşırarak içimden afişteki adamlara öfkeyle karışık acımak geldi. Afişteki adamların gizli bir huzursuzluğu barındırdığını farkettim. Çünkü bu adamlar sonunda bir sosyal ilişkiler toplamını, bizi temsil ediyor. Gücün tepesinde aday oldukları için sahte bir özgüvenle açık saçık, şimdilik reklamcıların elinden geçmeyen saf duruşlarıyla ortalıkta teşhir durumundalar. Bir çeşit giyinik pornografi, belki de ruhsal pornografi...
Afışlerdeki adamların huzursuzluğunu sağlı sollu dernek, parti, sendika etkinliklerinde yalancı parıltı saçan, baskın geveze tiplerin ortak karakterlerinde daha önce de gözlemiştim.
Neyse ki yeni kitaplar, makaleler var. Meğer günümüz narsisizmi yani büyüklenmecilik, ben-merkezcilik bir hastalık gibi yeryüzünde gittikçe yayılıp saçılıyormuş. Çocukluktan yetişkinliğe kafana ve duygularına ne kadar vurulmuşsa ya da düzene uyum gereği pohpohlanmışsan, yarışmacı ilişkiler içinde kullanılmışsan, beceri girişimlerin, deneyimlerin, sosyal, doğayla uyum içinde olman ne kadar çok engellenmişse hindi gibi kabarık gezme kapasiten, bu kapasitede birikmiş enerjiyle bir sarhoş gibi doğaya, insanlara toslayıp huzursuzluk yaratman sıklaşıyormuş.
Doğa, bilim bu engelli durumun aşılmasına çözüm bulmuştur, sevelim destek olalım diye iyimser iyimser düşünürken Cüneyt Evren'in "Narsisistik kişilik sevilmekten ziyade hayranlık duyulmayı bekler", "narsisistik kişiliğin en şiddetli durumlarında sevme kapasitesi yoktur, ki bu aslında patolojik narsisizim için tipiktir" satırlarını okuyunca birbirimizi sevelim sayalım oyunlarının ötesinde durumun çok daha karmaşık olduğunu kavradım. Demek artık zamanında sevgi olarak alınmayan bundan böyle hayranlık beklentisini karşılayacak araçlardan alınacak.

İŞBİRLİKÇİLİK
Anlaşılıyor ki, geç kalan sevgi, dayanışma hiç işe yaramıyor. Üstelik engelli, bu geç kalan sevgiye iş işten geçti dercesine kuşkuyla, saldırganlıkla yanıt vererek bizi şaşırtıyor. Daha beteri, engel çıkartan zamanın ana, baba, öğretmen, devlet, sistem, ideoloji, din neyse o gücün rolünü benimsiyor, taşıyor, aktarıyor. Tecrübesiyle sabit, hafızaya alarak kilitlediği o rolleri evindeki, işyerindeki, derneğindeki öteki insanlara aktaracak fırsatı sunan sosyal mekanların, ilişkilerin bağımlısı oluyor, ancak öyle kendini güvende hissediyor. Sanat, medya, siyaset, teknoloji gibi engelli durumların gizlenmesini kolaylaştıran araçların içine sığınıyor, küçük bir aferin adına güç ve hayranlık beklentisi biriktiriyor, kendisini kullanıma açıyor, çevresindekileri de kullanıyor.
Bizden çok önce kapitalizmle, hem de en azgın kapitalizmle tanışan ABD'den bir yazar, Christopher Lasch, "Narsisizm Kültürü" isimli kitapta "Narsisizm, geleceğe ilgisini yitirmiş bir toplumdaki karakter yapısının bildik bir biçimi olarak ortaya çıkar" derken ekonomide, siyasette, ailede, fabrikada başına çuval geçirilmiş, devlet güvencesi altında yüzde yirmilik beş ayrı gelir uçurumu dilimine bölünmüş, IMF Türkiye Masası şefleri Ankara sokaklarında huzur içinde dolaşırken öte yanda onuncu yıl marşıyla şişirilmiş, beri yanda ise hayırseverlik duyguları mıncıklanmış bir ulusun yurttaşlarının aşağılanmayı dengelemek üzere geliştirdiği karakter parçalarını bugünün ilişkilerinde gözlüyoruz. Ve şu beş temel davranışı doya doya yaşıyoruz: Saldırganlık; şüphecilik; faydacılık; kıskançlık; kendini iyi ve güvende hissetmek için gücü, sermayesi, şöhreti, markası, makamı olanlarla açık ya da örtülü işbirlikçilik.
İlk dördü insanlık durumudur anlaşılır, paylaşılır. Sonuncusu trajik. Çünkü kötülerin, zalimlerin deposunu dolduran enerjinin büyük bölümü buradan geliyor.
19 Aralık 2006  Birgün Gazetesi,
                                                                                                                                                    

19 Nisan 2013

"1980 askeri darbesinin sonrasında ayağa kaldırılmaya çalışılan çok partili dönemin en sağlam halkalarından biri olan Anavatan Partisi’nin kuruluşuyla birlikte gözünü her zaman ileriye çeviren, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yolunda ekibiyle birlikte mücadele eden ve ülkemiz için birçok ilki ve yeniliği hayata geçiren Merhum Özal, ölümünden bu yana bunca yıl geçmesine rağmen hala unutulmayan ve saygıyla anılan gerçek bir liderdir."
Posbıyık: 
Özal, Ereğli insanına her zaman derin bir sevgi ve ilgi duydu
http://www.ozeregli.com/haber.php?hayns=2&yazilim=haberler&osmanli=hdetay&sece=1&aid=3444&titlem=3444 

18 Nisan 2013

  Şiirimizi öğrendik! 
  Sıra tarihimizde! 
   Özlem Yücesan/Zonkişot  

16 Mart’ta SergiOdası’nda “Kelebeğin Rüyası” değerlendirildi. Filmi hâlâ izlemeyen biri olarak, önce bu yorumları dinlemenin çok güzel olduğunu belirtmeliyim.
Sanat” ve “ticaret” gibi iki kelimeyi bir araya getirmek istemem. Ne var ki sermayenin egemenliğinde yaşıyoruz ve egemenlerin bir de sanatı var! Biz züğürtleri gerçekliğimizin sanatı ilgilendiriyorsa da; bunlar da çenemizi yoracak illâki! Sanat dalları içinde ticari getiri anlamında en önde sinema gelir bildiğimiz gibi. Eh, Yılmaz Erdoğan da ‘zenci muamelesi gören genç Hakkârili’ değil artık, haliyle. İşini ne kadar mükemmel yaparsa yapsın içinde bir “götürü usulü” varsa onu da düşünerek konuşmamız gerek elbet. (Geçimi için ticari yapımlarda rol alan, bir şekilde emeğini satan; ama fikirlerinden taviz vermeden yaşayan ustaları bunun dışında tutarak…)
Toplantıda ilk sözü alan Fahri Bozbaş, görsel arka planda gözden kaçan birçok şeyi sıraladı; “Yerde ray dururken vagonların insan gücüyle ittirilmesi, kalın elektrik kablolarının gözükmesi, 70’lerden sonra kullanılan askıda sepetler, ocaktan çıkışta yapılan bit kontrolü, Necatigil’in konuşurken, ağzına sigarayı koysa da; konuşmasının aynı şekilde devam etmesi, vs…“ Yönetmenin benmerkezci davrandığını, şehirle bütünleşmediğini vurgulayan Bozbaş; “Yanına madende çalışan arkadaşlarımızı alarak çalışsaydı belki bu hatalar olmazdı. Sonu zorlamaydı. Biçimi dram, konusu aşk olan filmde iki genç insanın sevgisinin anlatıldığı kurgusal, hoş sahneler olmakla birlikte; politik anlamda  ‘kan kusup kızılcık şerbeti içtim’ hikâyesi yapılmış geldi bana.” dedi.
Mete Arif Tokmak, Rüştü Onur’un yayımlanmamış mektuplarını içeren kitabın, filmle aynı zamanda piyasaya sürülmesine, ayrıca bu mektuplarda da mükellefiyetten hiç bahsetmemesine dikkat çekti. Ayrıca filmin Amerikan filmleriyle boy ölçüşen yapıya sahip olduğunu belirtti. Onur Türkçelik, öncelikle filmi beğenmediğini söylüyor. Sahneler arasındaki dengesizliği, filmin çok uzatıldığı, özellikle ikinci bölümde anlattığı pek bir şey olmadığı, Suzan rolünün abartıldığı gibi ince-ince aldığı birçok notunu paylaştı. Ayrıca Rüştü’nün annesiyle yöresel şiveyle konuşmasını başarılı bulduğunu söyledi. 

  Ne şiiri anlamak kolay bu şehirde, ne tarihi! İkisini de yaşayarak öğreniyoruz sanki… 
Bir de  yaşadıklarımızı  anlamlandırabilsek!  
Metin Kaya, “Öncelikle bir Zonguldaklı olarak böyle bir yatırımı bu filme yaptığı için yönetmene teşekkür” ederek devam etti; “Dönem filminde gerçeklik aranır. Bu bir tekniktir. Sinemasal eleştiri değildir. Gerçek yaşamdan esinlenilerek öykü elbette kurulabilir. Ama biz de eleştirme hakkına sahibiz. Mükellefiyet böyle bir filmde gölgede kalamaz. Konuşulan dil çok akademik, temiz, karşılıklı konuşmalar tiyatral hava vermiş. 40’larda böyle konuşma mümkün değil. Bu kadar yüksek rakamlı bütçeyle birkaç film bile çıkarılabilirken, bu kadar hata gözden kaçmamalıydı.”
Recep Adıgüzel, filmin aforizmalardan oluştuğunu ve derinleşemediğini söylüyor. “40’lara gitmeye gerek yok. Aynı koşullarla çalışıyoruz şu anda.” Yılmaz Erdoğan  “bu filmle, Zonguldaklılara zenci muamelesi yapmıştır.” diyen Adıgüzel; “Galasını Dedeman yerine Belediye Sineması’nda yapsaydı saygı göstermiş olurdu.”
Fatma Kılıç
, şiir ve şair adına filmi çok olumlu bulduğunu belirtirken; “Genç izleyicilerden sıkılanlar vardı, oyuncular için gelen vardı, ‘şiirin bu kadar güçlü olduğunu bilmezdim’ diyen vardı. Artık her şey bir endüstri… Yönetmen de kendine göre buradan bakarak yapıyor. Ben şiire gönül verecekler açısından yaklaştım. Daha çok konuşulacaktır artısı-eksisi.” diye devam ediyor.
Hikmet Kuşhan; “Adam bir aşk filmi çekmiş. Bunu dallandırmaya ne gerek var?” derken, yine Zonguldak’ın “o” döneminde çekilen ve çok beğenilen “Kıskanmak” geldi aklıma. Orada da, adam kıskançlık filmi çekmişti ve dönemin burjuva hayatlarından kesitlerle anlatmıştı bunu. Ama biz sormamıştık; acaba niye mükelleften bahsetmedi diye!
Kemal Kuşhan; “Neden bu film bu kadar ilgimizi çekti?” derken soru içinde soru sordu sanki. Amerika, Zonguldak’a kadar uza(n)mış mıydı! Ahmet Öztürk; “Şu konuştuklarımız Zonguldak dışındaki kaç kişinin ilgisini çeker?” diye sorduğunda genel kanı “hiç”ti. “Kaç kişi kitap yazmıştı ama şairleri, bu filmle, Türkiye tanımıştı. Görsellik çok önemli”ydi. “Yılmaz Erdoğan 7 sene önce bizi bulup ocağa girdiğinde gördüğü herkesle hemen aynı dili konuşuyordu. Rüştü’nün şiirlerini ezbere okuyunca şaşırdım ve açıkçası utandım.” dediğinde İbrahim Akyürek
de, Erdoğan’ın “Şiir yönünden çok samimi” olduğunu ve “şiir kitaplarının satılmasını sağladıysa film amacına ulaşmıştır’ dediğini” hatırlattı.
Sosyalizme yakınlığını bildiğimiz Muzaffer Tayyip’in, Rüştü’nün gerçeğe uygunluğuna nazaran, epey kurgulandığını öğrendik. Fahri Bozbaş bir cümleyle anlattı bunu; “Muzaffer daktilo çalıyor, elbise çalıyor; ama burjuvaziyi temsil eden Suzan’ın kalbini çalamıyor!”
Birkaç kişinin ortak kanısı, popülerlikten sulandırmaya kadar gelen ortamda duyarsız kalmama yönündeydi. Fahri Bozbaş’ın, özellikle değindiği gibi; kendi alanı tiyatrodaki “yozlaşma, biçimsizleşme artıyor, tüm sanat dallarında bu aynı şekilde gözlenebiliyor.” Bu filmle (kilo veren oyuncuların sayesinde!) Zonguldak, magazincilerin gündemine de girdi biliyorsunuz. Biz “ah”lanırken, yerel basının kalemşörleri ‘meşhur olduk, teşekkürler!’ nidasıyla “şah”lanıyor!
Evet, gelelim sevgili Kemal Kuşhan’ın sorduğu hesaba! “Bu film niye ilgimizi çekti?” Zonguldaklı sanatçının, yazarın, aydının, dahası; basının, yayının, magazincinin, sokaktaki insanın… Ortam ayarına uymaya meyilli torunlar olarak, bir Dersim’e takılırız; daha dün Sivas’ı yaşamışken… Bir mükellefe gideriz; 2013 Mükellefi’ni yaşamaya devam ediyorken… (Aklımıza getirmeyiz ulusal burjuvazinin ülkeyi ancak böyle kurabileceğini. Hâşâ!.. Düşünmek bile istemeyiz emekçi halkın yaşam şartlarının eşitliğinin sosyalizmle sağlanabileceğini.) Mükellefiyeti, ama aynı zamanda günümüzün özel ocaklarını, işçilerin durumunu tek-tek anlatan kitabı ve önümüze görsel olarak seren video çekimleri, fotoğraflarıyla; Zonguldaklı Kadir Tuncer’in çalışmaları mesela, ne kadar ilgimizi çekti? Hatırlıyor muyuz yazdığı “Şeyh Dede Şair Torun Devrekli Rüştü Onur” kitabına gelen eleştiriyi; “Şair şiiriyle değerlendirilir. Dedesiyle ya da mükellefiyette ölen maden işçisiyle ne alakası var?” Bu eleştirinin üzerinden on seneyi biraz geçti. Peki, ne değişti? Yurt Kültür Kitap ekinden Tuncer Çetinkaya, filmi değerlendirdiği yazısında bakın ne diyor; “…Yaşananı daha sahici kılan bu bakış, adeta politik bir misyon üstlenen kurguyla; madencilerin karanlık yüzleri ile balodaki neşeli portreleri karşı-karşıya getiriyor. Kuşkusuz konjonktürün de etkisiyle çokça eleştirilen bir dönemi masaya yatırmak cesaret gerektirmiyor artık; hele ki algı günümüz kavrayışıyla örtüşüyorsa! Bu noktada, kasaba burjuvazisi ile Mükellefiyet mağdurlarının yarattığı tezada ‘çomak sokan’ Halkevleri gerçeği karşımıza çıkıyor; ama senaryo olgunun üzerine gitmeye lüzum hissetmiyor…”
Ne şiiri anlamak kolay bu şehirde, ne tarihi! İkisini de yaşayarak öğreniyoruz sanki… Bir de yaşadıklarımızı anlamlandırabilsek! 

     

15 Nisan 2013


İki sessiz kahraman
Şimdilerde 'Kelebeğin Rüyası'yla hatırlanan Rüştü Onur'un onurunu 1983'te kurtaran iki görünmez kahraman vardı: Safder Kartoğlu ve Mehmet Yaşar Bilen 

07 Nisan 2013


Köyde Mezar Kazacak Genç Kalmadı
Zonguldak Kozlu’daki maden ocağında 7 Ocak 2013’teki patlamada hayatını kaybeden Star İnşaat taşeron firmasına bağlı sekiz maden işçisinin aileleri Galatasaray Meydanı’ndaydı.
İş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin adalet arayan yakınları ve yaralananların 17. Vicdan ve Adalet nöbetinde “Kader değil cinayet” ve “Adalet arıyoruz” sloganları yükseldi, sorumluların yargılanması istendi.
Taksim meydanında başlayan yürüyüş sonrası Kozlu’daki patlamada hayatını kaybeden Hüseyin Kürekçi, Hasan Bozacıoğlu, Muharrem Yapıcı, Yüksel Koca, Ahmet Şeker, Köksal Kadıoğlu, Muhsin Akyüz ve Satılmış Arslan’ın yakınları söz aldı.

29 Mart 2013

 
  
 Sırrı Süreyya Önder  
 Halit Narin’i 
 yine güldürdü 
Geçenlerde Sırrı Süreyya Önder, Recai Tetik ile TBMM’de “yüzleşti”.
"Bu adam benim işkencecim" dedi. 12 Eylül’ün zoru, zorbalığı bir kez daha anımsandı.
Önder’in yüzleşme haberini okuyunca 12 Eylül darbesinin ekonomi ayağı, simge isim Halit Narin’in gülmekten yorgun düştüğünü tahmin etmek benim için zor değil.

Boşuna ekonomi ayağı demedim. 28 Şubat darbesi üzerine son günlerdeki tartışmalarda sağcıların, liberallerin ısrarla bu darbenin asıl ekonomi ayağına bakmak gerekir sözleri dikkatimi çekmişti.

12 Eylül darbesi üzerine soldan yazılan makaleler, haberler taransa yaklaşık % 90’ı mağduriyet, acının dillendirilmesi, tanıklık ve öykülendirilmeyi içerir. Geriye kalan yazılar 24 Ocak ekonomi kararları, darbenin ekonomi politiği ve hesap sorma üzerine olarak görülebilir.

12 Eylül referandumu ile birlikte “evet-hayır” kapışması öncesinde 90’lık bölüm de sağcıların eline geçti. Zaman, Türkiye, Bugün ve Sırrı Süreyya Önder’in yazdığı Radikal Gazetesi sol basını aratmayacak kadar, belki daha fazlası 12 Eylül’ün acısını dillerine doladı. Darbenin ekonomisine dokunmayarak mağduriyeti fırsata çevirdiler.

İşkencecisi ile yüzleşen Süreyya Önder, işkencecisinin ekonomi ayağı durumundaki gazetede yazarak ne yapmaya çalıyor?” sorusunu sorsam ayıp mı olur!
 

Ayıp olmaz... Neden derseniz; 6 Kasım 2012 tarihli Radikal Gazetesi’nin Güven Sak isimli ekonomi ayakçısı köşe yazarı “Tarım politikasını artık kentlileştirelim” başlıklı yazısına şöyle başlıyor: “Türkiye, 1980’lerde ekonomisini başarılı bir biçimde serbestleştirdi ve işte o serbestleştirme bir büyük yapısal dönüşüme yol açtı”.  
Yukarıdaki iki satırın işkenceden beter acısı Önder’in, Sak’ın yakasına yapışmasına yeter.
Şu asıl derin soruyu hep kafamda taşıyorum!

Oturduğum kentin işçisi, emeği, emekçisi bol ortamında; yapısal dönüşümün önünde engel oldukları için bir zamanlar darbelenmiş her kafadan solcuların bugün kasası, siyaseti, medyası, mafyası, sömürüsü büyük irili ufaklı adamların dibinde haz, artık toplamaları nedendir?

Recai Tetik’in, Bülent Ulusu'nun Halit Narin’den; Kenan Evren’in Turgut Özal’dan; Faşizmin, Emperyalizmin Kapitalizmden koparılarak ele alınması sadece düşünsel, idelojik bir eksiklik, beceriksizlik midir?

Ya da tanık olduklarımız insani bir durum olarak karşılanıp şöyle mi düşünülmelidir: "eziyet çeken; eziyet yapan ile eziyet için parayı vereni, azmettireni, azmettiricileri birbirine değdirmeyerek ruhsal bir dinginlik ve kimlik arayışı içinde."
Azmettireni keşfetmek ve keşfedilenin peşine düşmek; teşvik ve ilgi gören imtiyazsız-sınıfsız şu mağduriyet ikliminde mümkün mü?



4 Aralık 2012
iakyurek1@hotmail.com

16 Mart 2013

   AHMET HAMDİ DİNLER YAZDI   
Bir 12 Mart Tanıklığı
O dönemde kendisinden sınıf mücadelesinin ne olduğunu öğrendiğim, unutulmaz işçi lideri, Parti Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüsamettin Güven’le birlikte çalışıyorduk Zonguldak’ta. 12 Mart muhtırası verildiği zaman iki aylık bir hapis sürecinden çıkalı bir gün olmuştu.

06 Mart 2013

 3 Mart 2013  Anıtın dolu tarafı < Fotoğraf: www.sol.org.tr
    
“BU İNSANLAR NEREYE BAKIYOR ?”
YA DA “TABELA VALİSİ OLMAYIN !”
Bu yazıya iki başlık çıktı.
Birinci başlığın kaynağı, bu yıl (2010) Maden Şehitleri Anıtı önünde yapılan 3 Mart Kozlu Grizu Anma Töreni’nden...
Yani, liman arkası yolundan töreni izleyen kitle örgütü temsilcilerinin anıtın dolu tarafına, yani şimdilik yerinde duran az sayıdaki madenci isimlerinin olduğu tarafa kilitlenlenmesinden kaynaklanıyor. Yani; anıtın boş tarafını görmemenin işlerine geldiği anlaşılıyor.
İkinci başlığın kaynağı, geçtiğimiz günlerde kentimizin Valisi’ne yapılan bir dernek ziyaretinden. Vali, ziyaretçilere iş yapmayan çok sayıda dernek olduğunu hatırlatıp “tabela derneği olmayın” buyurmuş. 

Bir yıl önce anıtın içler acısı durumu düzeltilsin diye iki sayfa imza toplayıp bir de Valiliğe göndermiştik. "merak etmeyin, Ağustos 2009 sonuna kadar onarım işleri bitiyor" gibisinden bir yanıt geldi. İkinci başlığın nedeni de bu yanıt.
Çok anıt görmedim, çok meraklısı da değilim. Ama yapılana da değer vermeyi isterim. Çünkü acı, öfke tazeleme, geriye dönüp bakma, barışma yerleridir anıtlar, müzeler, tarihi yerler.
Anıtları ve çevresini, bir kentin misafir odası gibi düşünürüm. Bizim kentin iki önemli misafir odası ise dökülüyor: Uzun Mehmet Anıtı ve Maden Şehitleri Anıtı. İkisinde de zamanı gelince törenler yapılıyor. Kentin bürokrasisi, parti temsilcileri ve en önemli kitle örgütü temsilcileri Maden Mühendisleri Odası ve Genel Maden-İş Sendikası üyeleri bu törenlerde, bu döküntü anıtlarda yılda bir kez yan yana geliyor, durumu gözleriyle görüyor.
Son yıllarda; "dış mihraklar"ın, "iç mihraklar"ın kafasına soktuğu küresel bir uygulama, bir emir var biliyorsunuz: “Kentsel Dönüşüm”. Bu dönüşüme bizleri ikna etmek için; parasal arzu uyandıran dönüşümün hedef-mekanları önce uzun süreliğine kaderine terk ediliyor. Yani istikrarsızlaştırılıyor. Sonra gelsin istikrar sağlama nutukları, yıkmalar, taşeronlaştırmalar, bilmem kaç yıllığa kiraya vermeler, yap-işlet devretmeler…
Bu iki anıtın, misafir odasının kötü durumu Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV’in çalışma alanına giriyor. Geçtiğimiz aylarda Uzun Mehmet Anıtı bir ZOKEV düzenlemesi olan bir kent söyleşisinde tarihiyle gündeme geldi. Ancak kültürel değerlerin korunması için tarih konuşmak yetmiyor, başımızda ZOKEV ayaklanmamız gerekiyor.

iakyurek1@hotmail.com
26 Ağustos 2010

27 Şubat 2013


Kelebeğin Rüyası'ndan 
Yansıyan Mükellefiyet Dönemi

Hayattaki son mükelleflerden biri olan Kalmaz, AA muhabirine, mükellefiyet yıllarında başıboş gezmenin imkanı olmadığını, boşta gezenin jandarma tarafından hemen maden ocağına sokulduğunu söyledi.
Ocaklarda kaç ay çalıştığının belli bile olmadığını ifade eden Kalmaz, şunları kaydetti:
"İki-üç ay ocakta durmadan çalıştığımız oluyordu. Kolu, bacağı yok demeden, işe yarasın yarmasın, herkesi zorla ocağa soktular. Askerlikten geldikten sonra direkt ocağa aldılar beni. Madenler o zaman çok kalabalıktı, insanlar karınca gibiydi. Jandarma, mükellef kaçaklarını yakaladığında dövüyordu. Annen baban ölsün köyüne gelmenin imkanı yok, yollamıyorlardı. İzin alman mümkün değil. Jandarmaya emir vermişler, sopa dersen çok bol, kımıldatmıyorlar seni. Böyle günler geçirdik, şimdi hükümet pamuk gibi o zamanların hükümeti böyle miydi- Süvariler at üzerinde köylerde dolaşıyorlardı."
Kalmaz, mükellef kaçaklarının yakalanmaları durumunda dövülerek tekrar madene sokulduğunu vurgulayarak, "Savaş yıllarıydı. Asker topluyordu milleti. Kaçmanın imkanı yoktu. İl dışından bile insan geliyordu. Mükellef kalkınca insanlar rahat etti, yaşlı olanları emekli ettiler" dedi.
http://www.haberler.com/kelebegin-ruyasi-ndan-yansiyan-mukellefiyet-donemi-4372342-haberi/

22 Şubat 2013

'Rüya' bütün çektiğimiz

Önce Zeki Demirkubuz’un ‘Kıskanmak’ı, sonra da Yılmaz Erdoğan imzalı ‘Kelebeğin Rüyası’… Doğrusu Zonguldak doğumlu biri olarak sekiz yaşında terk ettiğim şehrime, sinemamızın bu denli sık uğramasından elbette hoşnudum. ‘Uzun Mehmet’in topraklarına Demirkubuz, ‘Nahit Sırrı Örik’in romanı vasıtasıyla göz atmıştı, Erdoğan’ın ziyaret sebebiyse iki genç, sessiz sakin ve kadri az bilinmiş şairin hüzünlü öyküsünden kesitler aktarmak.

09 Ocak 2013

"Bir Metre"nin Bedeli
Gökgöz, "10 kişinin yapacağı işi 3-4 kişi yapmak zorunda bırakılıyoruz" diyor.
"İki, üç günde bir  zaten birinin kolu bacağı kırılıyor; ya da üstüne taş düşüyor. Bunlar çok olağan."
İlerledikleri her fazladan metre güvenliklerini azaltıyor. Taşeron işçiler, kurumun asıl işçileri gibi ücretlerinin sabit olmasını ve onlarla aynı sosyal haklara sahip olmak istiyor.
Geçen yıl çalışma koşullarının düzeltilmesi için 19 gün iş bırakmışlardı. Genel Maden  İşçileri Sendikası'nda örgütlenmeye çalışan işçiler, taşeron firmanın itirazları nedeniyle mahkeme sürecini aşamadı.
Gökgöz, "Sendikalı olmamız engellenmeseydi, belki bu kaza önlenebilirdi. Biz de asıl işçilerle aynı hakka sahip olmak istiyoruz. Biz artık ölmek istemiyoruz" diyor.
 http://bianet.org/bianet/toplum/143402-bir-metrenin-bedeli

06 Ocak 2013

Akrabalarıyla birlikte 15 kişi yaşamını yitirdi: 
'Bu felaketi hayra yorumluyoruz, yatırımları artıracak' dedi!
Çaycuma Belediye Başkanı Mithat Gülşen, geçen yıl 15 kişinin ölümüyle sonuçlanan köprü faciasıyla ilgili olarak, "Köprülerin gözden geçirilmesi noktasında örnek oldu. Biz bu felaketi bir hayra yorumluyoruz. Çünkü Filyos Vadisi’ndeki yatırımların da hızlanacağına inanıyoruz" dedi.

02 Ekim 2012

     
Solun bilmediği madenciler ve madencilerin tanımadığı devrimciler

BURAK ÖZ / BİRGÜN
Madencilerin eylemlerinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de işçi sınıfının mücadelesinde ciddi bir ağırlığı vardır. Ancak, Türkiye'de madenciler toplumdaki muhafazakar havadan ciddi bir biçimde etkilenmiş durumdalar. Konuştuğum bir grup madencinin ciddi biçimde, "Sol bizi kullanıyor" yanılgısı içerisinde olduğunu farkettim.
http://www.birgun.net/workers_index.php?news_code=1349079818&year=2012&month=10&day=01 

Not: Bu yazı, 1 ve 2 Ekim 2012  Tarihlerinde Yayınlandı

   

12 Eylül 2012


Maden kazalarının acı bilançosu 
kömür havzasına 2004-2012 döneminde yaşanan iş kazalarında, Türkiye Taşkömürü Kurumu'nda (TTK) çalışan 50, özel firmaların da 82 işçisi hayatını kaybetti
 TTK'nın yanı sıra Maden Yasası'nın 2004'de yürürlüğe girmesiyle özel sektöre de kiralanan maden ocaklarında, tahkimat sisteminden kişisel koruyuculara kadar çok sayıda önlemler alınarak iş kazalarının azaltılmasına çalışılıyor. İstatistik verilere göre, 2004 ile 2012'in ilk 8 ayı değerlendirildiğinde, en fazla ölümlü kaza 2010'da 37 kişiyle özel sektörde gerçekleşti.
2010'nun mayıs yaşanan grizu faciasında 30 işçi TTK ocağında ölmesine karşın, yaşamını yitirenler kurumda galeri açma işini yürüten firma çalışanları olduğundan facia özel sektör istatistiklerine yansıdı. Bu yılın 8 ayında TTK'da 4, özel sektörde ise 5 madenci yaşamını yitirdi. En az ölümlü iş kazası 2006'da TTK'da 3, özel sektörde de 1 kişi olarak gerçekleşti.

http://www.sabah.com.tr/Yasam/2012/09/11/madendeki-kazalarin-aci-bilancosu

11 Ağustos 2012

Darbeler, Askerler ve Oğullar
“Tuhaf olan, insanların, aslında kendilerini aşağılıyanlara karşı gösterdiği hayranlıktır”
Arno Gruen (İçimizdeki Yabancı)
Bedeninde devletin kurumlaşmış, sicilli, tarifi yapılmış eli dolaşmış bir "oğul-yurttaş” yine de bu heybetli yapıdan soğumamışsa başka türlü bir sorunun peşinde olmalıyız.
Yaşadığımız kentte bu oğulların kişisel öyküleri başka türlü soruyu bize sorduruyor. Yakınımızdaki çoğu sinirli oğullardan gözlediklerimiz, uzaktaki herkesçe tanınan oğulları anlamamıza yardımcı oluyor.

Kenan Evren de zamanında bir oğuldu. 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün emir komuta zinciri içinde görevlendirilmiş tanınmış asker ya da sivil zorbaları da bir zamanlar oğuldu.
Onların da anneleri ve babaları vardı. İktidarla, eziyetle, savunmasız kalmakla, susturulmakla ilk tanıştıkları mekanizmaya, yani aileye sahiptiler hepimiz gibi. Sonra bu mekanizmanın toplamından oluşan devletin memuru, yükseleni, sahibi oldular.
Arno Gruen; Hitler’in 1934 yılında Nazi Kadınlar Birliği’nde yaptığı konuşmasında “her çocuk bir savaştır” dediğini aktarır ve bu sözü şöyle yorumlar:
”Toplumsallaştırma denilen mücadelede çocuk, anne-babanın iradesine boyun eğme noktasına getirilmeli ve kendi ihtiyaçlarına ve hazzına göre davranması engellenmelidir. İhtilaf çıkması kaçınılmazdır ve bu ihtilaf çocuğun iyiliği adına anne-babanın kararlığıyla çözülür.”
Kitabı okurken, son cümleyi şöyle değiştirerek not almışım; ”İstikrarsızlık, halkın iyiliği adına, devletin kararlığıyla çözülür.”
Gruen; hiç alışık olmadığımız sözler ediyor: “içimizdeki terör, anne-babamızın saldırganlığını sevgi olarak görmeye itiyor”
Bu cümleyi; anne-baba, aile kavramları yerine devleti, patronu sizi korkutan, ezen öteki egemen gücü koyarak tekrar okuyabilirsiniz...
Gruen, “içimizdeki terör”den; kendi olmamızın, iç dünyamızın gelişmesinin engellenmesi sonucu ortaya çıkan şiddeti tarif ediyor.
Gruen; daha beterini de söylüyor; gördüğümüz bu şiddeti sevgi olarak algılama zorunluluğu nedeniyle düşmanlar bulmaya yöneldiğimizi söylüyor. Bu düşmanlar sayesinde “özgürlük” algısına kapıldığımızı, bu şekilde kendi kurban oluşumuzun yükünden kurtulduğumuzu vurguluyor.
Çok daha da beterini de yazıyor; bulduğumuz düşmanlara yaptığımız eziyetin aslında kendimize olan nefretten kaynaklandığını belirtiyor.

Öte yandan uyarıyor bizi: “İnsanlar kendi gerçek acıları için haykıramadıkları sürece, bir Hitler karşısında daima etkilenmeye açık konumda olacaklar”.
Acıya izin vermek ise, yazarımızın çözümüdür.
Ana-baba-devlet-din gibi toplumsallaşma araçları; yani sistem, düzen canınızı acıtmışsa; acıyı hisset, yüzleş, yeniden yaşa, analiz et, acıyı yaşatanı idealleştirme, ele ver, diyor kısaca.
Bedenlerinden 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin emir komuta zinciri geçen Kemal Anadol, Tarık Akan, Mümtaz Sosyal, Sina Çıladır, Yalçın Küçük, Demirtaş Ceyhun’un isimleri ve 12 Mart Darbesi’nin Kültür Bakanı yazar-şair Talat Halman’ın yükselen itibarı aklıma geldikçe “İçimizdeki Yabancı”daki satırlara daha çok sarılmaya başladım. 


İbrahim Akyürek : iakyurek1@hotmail.com
7 Eylül 2009

Arno Gruen

28 Temmuz 2012



Suç duyuruları nereye gider ?
Savcılar, yargıçlar nerede yaşar?

Haberi şimdi okuyup bitirdim.
Gelin kendi başımıza gelmiş gibi yapalım.
Ankara'da BES Sendikası üyesi, İcra Mahkemesi’nde Müdür olan Anne, kızının eski sevgilisi tarafından durakta bıçaklanıp öldürülüyor, 17 yaşındaki oğlu yaralı kurtuluyor.
Daha önce “öldürüleceğiz” diye devlete başvuruda bulunan aileyi, yani memur olan Anneyi, yine devletin memuru, savcısı, polisi koruyamamış.
Koruyamayan savcıyı, polisi ne yaparlar bilemem.
Gazete haberlerinde sıkca okuruz. “…..savcılığa suç duyurusunda bulundular”.
Güven duyarsınız, harekete geçecek bir kamu gücü vardır en azından…
Öte yandan kuşku duyarsınız benim gibi. Suç duyurularını alıp harekete geçmeyen savcılar, yargıçlar kimdir, nerede yaşarlar sorusunu içinizden yinelersiniz.
Bu yaşımda, sosyal hayatın içinde bugüne kadar ancak bir savcı, iki yargıç (ADALET) ile karşılaştım.
Hayatımda üç doktor (SAĞLIK), üç öğretmen (EĞİTİM) tanıdım dersem garip karşılarsınız.
O zaman soru kendiliiğinden geliyor: Savcılar ve Yargıçlar nerede yaşıyor? 
Haberlerde okudum. Zonguldak Barosu’nun son genel kuruluna savcı ve yargıçların katılmaması tepki çekti, diye.
Yukarıdaki sorumla ilgisi var mı bilemem.
Ey Baro; güncel hukuk uygulamaları, hak-adalet kavramları, bu kavramların para pul, güç ilişkileri içindeki yeri, bu ilişkiler içinde avukatların, savcıların, yargıçların yeri konusunda bir söyleşi ortamı yaratsan ne iyi olur.
Ey kadınlar; evinde eş, çocuk, torun yetiştiren; evi, erkekleri, çocukları çekip çeviren, kontrol altında tutan kadınlar…
Evde, yani sınırlarınızda yetiştirdiklerinizin, eşik dışındaki yaşamlarından da sorumlusunuz.
Gelin; sokağı, dernekleri, sendikaları, partileri de çekip çevirin, masum gördüğünüz erkekleri yalnız bırakmayın.

> > Cinayet, adım adım geldi
Birahane ruhsatı nedeniyle 3 kardeş tarafından öldürülen MHP'li Belediye Başkanı Nail Sancak'ın iki kez ölüm tehditi aldığı için suç duyurusunda bulunduğu ancak kendisine koruma verilmediği ortaya çıktı.
 http://www.yeniasir.com.tr/UcuncuSayfa/2010/10/26/cinayet_adim_adim_geldi

 20 Ekim 2010