07 Temmuz 2013

Edebiyat

Şair Yazar Metin Köse'den Zonguldak Üçlemesi
Saltukova beldesine Belediye Başkanı Adil Düzlü'nün daveti üzerine gelen Şair Yazar Metin Köse, beldede düzenlenen yaz şenliğine misafir sanatçı olarak katıldı. Saltukova halkına şiir dinletisi sunan Metin Köse, 13 yıl önce de Saltukova'ya geldiğini söyledi. Zonguldak için 2 kitap yazdığını, bunların Mükellefiyet ve Göldağı Romanları olduğunu söyleyen Köse, son kitabını da bitirerek Zonguldak üçlemesini tamamlayacağını ifade etti. Şair Yazar Köse 
sözlerine şöyle devam etti:

http://www.haberler.com/sair-yazar-metin-kose-den-zonguldak-uclemesi-4806963-haberi/

19 Haziran 2013

Film Gösterisi:
YAŞANABİLİR ZONGULDAK PLATFORMU SUNAR:
Çatalağzı ve Muslu bölgesinde, termik santralların gölgesinde yaşayan insanların isyanını konu alan filmin ilk gösterisi Maden Mühendisleri Odası Lokali'nde yapılacak. Filmin Yönetmeni Metin Kaya.
 19 Haziran 2013 Çarşamba Saat 17.30
      

09 Haziran 2013

       
3 Bin Liralık Gaz Ölçüm Cihazı Almıyor, 
150 Bin Liralık Cipe...
Prof. Dr. Akçın, şöyle konuştu: "Mesela madenci en çok grizuyu, metan gazını bilir, onu izler, takip eder ama en çok mağlup olduğu da metan gazıdır. Maden ocaklarında sensör vardır, metan gazı izleme sistemleri vardır, sabah akşam ölçülür. Tabii ki ölçmeyenler de var. Zonguldak yöresinde madencilik yapıp da ocakta gaz ölçme cihazı olmayan işletmeci biliyorum. Bunu iddialı bir şekilde söylüyorum. Gaz ölçme cihazı, gaz izleme sistemi olmayan maden işletmelerini biliyorum. 3 bin liralık bir gaz ölçüm cihazı almayıp 150 bin liralık cipe binmesini biliyor işletmeci. Binsin, 200 bin liralık cipe de binsin ama 3 bin lira versin bir gaz ölçüm sistemi alsın. Cep telefonuyla dinamit patlatan maden işletmeleri biliyorum. Bu çok acı bir şey."
http://www.haberler.com/zonguldak-profesorden-aci-tespit-3-bin-liralik-gaz-4712588-haberi/ 

08 Haziran 2013


YAZARLAR, ÇELİKELİ ANLATTI
Bülent Ecevit Üniversitesi öğretim üyeleri Yrd. Doç. Yücel Namal ve Mustafa Yüce on bölümden oluşan “Cumhuriyetin İlk Bağış Okulu Mehmet Çelikel Lisesi” adlı bir kitap hazırladı. Çelikel lisesini her yönüyle anlatan kitap Çelikelliler tarafından yoğun ilgiyle karşılandı.
http://www.safakgazete.com/Kulturvesanat-yazarlar,-celikeli-anlatti-929.html

06 Haziran 2013

ÖNCE İSTİKRARSIZLAŞTIR,
SONRA İŞGALE AÇ !

 İbrahim Akyürek 
Sanırım sırada Uzun Mehmet Anıt Parkı ve Belediye Hayvanat Bahçesi var.
Geçenlerde gidip görmek geldi içimden. Elektrik direkleri yan yatmış, kimi dibinden sökülmüş, yol boyunca mermerler kırılmış; çalıların, ağaçların, anıtın orasına burasına lise yaşında ürkek sevgililer sığınmış.
Kalan üç beş hayvanı sormayın, liselilerin aksine onlar mutsuz, kendi kendine söylenen bir ziyaretçinin deyimiyle “hayvanlarda iş kalmamış“.
Bu tavşanlara, ayılara, köpeklere, direklere, mermerlere, anıtın kendisine yöneticiler ve yönetilenler “milli servet” demiyor mu?
Yanıtı evet ise; bunun bir CHP'si, bir Bahattin’i, bir Turhan’ı, eleştirisi, öfkesi, cezası, dilekçesi, yargıcı yok mu?

***
Ben burada çok önceden başlatılmış bir K.Ö.T havası yaratma çabası sezdim.
Yani kamu alanının, kent toprağının, işletmesinin, bir anıtın bilerek, isteyerek “Kentin Önünü Tıkayanlar”a yani K.Ö.T’e dönüştürülmesi durumu.
Küresel ekonomi mihraklarıyla bağlantılı “iç mihraklar” tarafından ayarlanan bir psikolojik savaş açıkcası. Boşuna "küresel" denmiyor. Şu bizim kentin kısa pantolonlusu da küresel oyunun yerel parçası artık, “milli giysilerle” dans ettiğine bakıp kanmayın sakın.
Adım gibi biliyorum Suriye’de, Hindistan’da, Mısır’da, Irak’ta da aynı savaş sürüyor: Belediye, Devlet faaliyeti ollarak önce istikrarsızlaştır, çekilmez hale getir, herkeste bıkkınlık hali yarat, sonra sat, özelleştir, kirala…
12 Eylül darbesine hazırlanırken "koşulların olgunlaşmasını bekledik" diyen Kenan Evren’in evrensel taktiği burada da geçerli.
Yani; insanın gözden çıkarıldığı yeni kent planlarına kent sakinlerinin itiraz etmemesi için bu terkedilmişlik halini daha da olgunlaştıracaklar. Para, kaynak yok gerekçeleri işin bahanesi olacak.
Çürüme, döküntü o hale gelsin ki, kendisinden sonra gelen işgalciye, kurtarıcıya dua etsin kentin sakinleri, yazarı çizeri…
Ve yeni gelen yerli işgalci desin ki; bu mezbelelikten burayı ben kurtaracağım, işsiz gençleri yatırımlarımda koşturacağım, buraları “marka” yapacağım; “vizyon” bende, güç bende, sıkılmadan el atın müze bile bende…
Gidin siz de bir tur atın, denize bakan tarafta oturup güzel bir çay için bu parkta. Mitinglerde koparılan çiçekleri, kırılan camları “miili servet” sayıp öfkelenen basınımızın, insanlarımızın suskunluğunu düşünün. 
iakyurek1@hotmail.com  
  2009

04 Haziran 2013

 Ekrem Murat Zaman'ın yeni kitabı: 
 Kömürün Çocukları 
Kent Tarihi araştırmacısı Zaman'ın yeni kitabı Karina Kitap yayınları arasında çıktı. Kitap önümüzdeki günlerde bir toplantı ile okurlarıyla buluşacak. Ekrem Murat Zaman, kitabını şu sözleriyle tanıtıyor:"Zonguldak, sadece madencilik okulunun bulunduğu bir yer değil, madencilik alanındaki ilklerin uygulandığı bir havza olması nedeniyle madenciliğin de okuludur..."
                
"Zonguldakın önde gelen kent kültürü ve kent tarihi araştırmacılarından biri olan Ekrem Murat Zaman, bu kez tozlu arşivlerde madencilik okullarının izlerini sürerek, hem Zonguldak'ın, ülke kalkınmasındaki payına ve üzerine aldığı sorumluluğa ışık tutuyor hem de Kömürün Çocuklarının hikâyesini geçmişten bugüne yansıtıyor.
Kömürün Çocukları, bu yönüyle Zonguldak kent belleğine bir armağan olmasının yanında, ülke madencilik tarihimizle ilgili de çok önemli bir araştırma olarak karşımıza çıkıyor. 

http://www.dr.com.tr/kitap/komurun-cocuklari//edebiyat/turk-oyku/urunno=0000000446507#!DR

29 Mayıs 2013

Söyleşi ve İmza Günü:
"Fener'in Çocukları"
Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı'nın düzenlediği etkinlik Osman Atilla Poshor'un katılımıyla  1 Haziran 2013 Cumartesi günü Tenis-Deniz İhtisas Kulübü'nde (Fener) Saat 15.30'da başlayacak.
     
OSMAN ATİLLA POSHOR KİMDİR?
Osman Atilla POSHOR (Elektrik Mühendisi – Yazar, Zonguldak 1940)


1940 yılında Zonguldak’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Zonguldak’ta tamamladıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Teknik Okulu Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu.İki yıl kadar EKİ Ulaştırma Müdürlüğünde çalıştıktan sonra, askerliğinin ardından Makine Kimya Endüstri’sinde çalışmaya başladı. Daha sonra uzun yıllar görev yapıp kendi isteğiyle emekli olacağı Etibank Enerji ve TEK Genel Müdürlüğü’ne girdi. Bir çok dalda aktif olarak spor da  yapan Poshor, YGY yayınları arasında çıkan “Fener’in Çocukları” adlı kitapta, 1940 ile 1964 yılları arasında yaşadığı Zonguldak Fener mahallesinde geçen günlerini anlattı    

24 Mayıs 2013

 Kitap 
Saime Toptan: Sessiz Kar
Saime Toptan'ın yeni kitabı Bu Yayınları arasında çıktı. 
  SAİME TOPTAN (Akpınar) 1945 yılında Zonguldakta doğumlu. Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesini bitirmiş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1967 yılında mezun olmuştur. Bir süre avukatlık yaptıktan sonra; Zonguldak Kömür İşletmeleri Hukuk Müşavirliği, Serbest avukatlık, Kalecik Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü Savcılığı, Yargıtay 7. ve. ©.Hukuk dairesi Hakimliği görevlerinde .bulunmuştur. Engelli bireyler ve: kadın eğitimi konularında yurtiçi ve yurtdışında (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Almanya, Dortmund, Hamburg, Kiel) faaliyet gösteren dernek ve vakıflarda kurucu, yönetici ve üye olarak yaptığı çalışmalar sırasında katıldığı bilimsel toplantılarda bildiriler sunmuş, konferans vermiş, dergi ve gazetelerde bu konularda makaleleri yayınlan- Şu anda 4. baskısı yapılan ve geliri Türkiye Özürlüler Eğitim ve Dayanışma Vakfına (ÖZEV) bağışlanan "Şiirde Yaşamak" isimli şiir kitabı ile Saban gazetesi Ankara ekinde yayınlanan köşe yazılarının toplandığı ve geliri İstanbul Zihinsel Engelliler Vakfına (İZEV) bağışlanan "Engelsiz Öir Hayat" isimli iki kitabı bulunmaktadır. Koksal Toptanla evlidir, Tuba, Tunga ve Tunanın annesidir.

07 Mayıs 2013

ZOKEV
   Kent Kültür Bienalleri Dizisi     
 “Zonguldak Folkloru 13”  
  Atatürk Kültür Merkezi : Zonguldak
  9-12 Mayıs 2013  
  P r o g r a m :   
09 Mayıs 2013  Perşembe 
Saat 18.00 Yöresel Kıyafetler Sergisi Açılışı
Folklor Gösterimi
Açılış Konuşmaları
Yöresel Yemeklerin Sunumu
Halkoyunları Gösterisi
11 Mayıs 2013  Cumartesi 
4. Oturum: “Halkbilimde Soyut ve Somut Kültür”
Oturum Yöneticisi: Kürşat Coşgun
11.00-11.20 Prof.Dr. Muhtar Kutlu

Halkbilimde Yeni Bir Bakış: SOKÜM (Somut Olmayan Kültürel Miras) Nedir, Ne Değildir?
11.20-11.40 Prof. Dr. M. Zeki Kuşoğlu
Maddi Kültür
11.40-12.00 Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu

Halk Bilimi Kuramları
12.00-12.20 Doç.Dr. Mustafa Kemal Coşkun
Gündelik Hayat ve Sınıf Kültürü: Maden İşçileri Örneği
12.20-12.30 Tartışma
5. Oturum: “Motif Vakfı Özel Oturumu

Oturum Yöneticisi: Ekrem Murat Zaman
14.00-14.20 M. Zeki Baykal

Türk Halk Bilimine Hizmette Motif Vakfı
14.20-14.40 Prof. Dr. Fikret Değerli
Türk Halk Oyunları
14.40-15.00 Öğr. Gör. Nurettin Albayrak
Türk Halk Edebiyatı
15.00-15.20 Yrd. Doç. Dr. Ferhat Aslan
Halk Anlatıları - Efsaneler
15.20-15.30 Tartışma
6. Oturum: “Halkbiliminde Zonguldak’ın Birikimi”

Oturum Yöneticisi: Zafer Kalafat
16.00-16.20 Öğr.Gör. Sabahattin Türkoğlu

Anadolu’da Giyim - Kuşam
16.20-16.40 Yener Altuntaş
Zonguldak Yöresi Halkoyunları ve Giysileri
16.40-17.00 Gürdal Özçakır
Folklor Araştırmacısı ve Türk Halk Müziği Uzmanı Sadi Yaver Ataman (1906-1994)
17.00-17.20 Yrd.Doç.Dr.Mualla Murat
Zonguldak Kültürü Nasıl Oluştu?
17.20-17.30 Tartışma
12 Mayıs 2013  Pazar 

7. Oturum: “Zonguldak’ta Geleneksel Giysiler”
Oturum Yöneticisi: Ece Bakioğlu
11.00-11.20 Aysel Ergin - Meral Sevimli - Nesrin Aydın Karacan

Yöresel Kadın Giysileri
11.20-11.40 Nadire Çebi - Ayten Karasakal - Sevinç Karadağ
Yöresel Dokuma Özellikleri ve İşlemeleri
11.40-12.00 Nilgün Çelik
Zonguldak’ta Kadın Giysileri
12.00-12.20 Ömür Çelikdönmez
Zonguldak’ta Yasaklanan Giyim Aksesuarı: Tozluk
12.20-12.30 Tartışma
8. Oturum: “Maddi Kültür ve Müzik

Oturum Yöneticisi: Yrd.Doç.Dr. Mustafa Yüce
14.00-14.20 Prof.Dr. Ali Osman Özcan

Zonguldak'ta Yemek Adları, Çeşitleri ve Özel Günlerle İlgili Yemekler
14.20-14.40 Raşit Korum
Devrek Bastonu
14.40-15.00 Mehmet Çetin
Gökçebey Yöresi Kına Havası
15.00-15.20 Şendoğan Karadeli
Örnekleriyle Zonguldak Halk Müziği
15.20-15.30 Tartışma
9.Oturum: “Atasözleri, Deyimler ve Dil”

Oturum Yöneticisi: Ahmet Öztürk
16.00-16.20 Yrd.Doç.Dr.Mehmet Baştürk

Zonguldaklı Şair ve Yazarlar
16.20-16.40 Yrd.Doç.Dr. Hülya Gökçe
Karabük Ağzına Özgü Atasözleri Deyimler
16.40-17.00 Yrd.Doç.Dr. Aziz Gökçe
Kdz.Ereğli Ağzına Özgü Sözler
17.00-17.20 Mevlüt Kırnapçı
Çaycuma Bölgesinde Değişen Yaşamın Deyim ve Sözcüklere Yansıması
17.20-17.30 Tartışma

04 Mayıs 2013

Rüştü Onur’un çeşmesini aramak

     Yıllarca anılarını, çoğunlukla Zonguldaklı sanatçılar gündemde tutmaya çalışmışlardı. 1940’ların zorlu koşullarında vereme yakalanmışlar ama âşık olmaktan, sanatla hayata tutunmaktan vazgeçmemişlerdi. Adları Rüştü Onur, Muzaffer Tayip Uslu ve henüz pek tanınmayan Kemal Uluser’di.
     Artık tüm Türkiye tarafından iyice tanınan Zonguldaklı şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayip Uslu’nun yılı oldu neredeyse 2013. Yılmaz Erdoğan’ın dönem filmine konu olan ve genç yaşta ölen iki Garip Akımı etkisi altında yazan yetenekli şair Zonguldak’ta yaşamışlardı sanat hayatlarının önemli bölümünü. Dolayısı ile bir taraftan ülkenin en önemli edebiyat dergilerine çalışmalarını gönderirlerken bir taraftan da Zonguldak’ta yayınlanan ‘Yeni Zonguldak’, ‘Ocak’ gibi gazetelerde ve dergilerde yazılar, öyküler, şiirler yayımladılar. Filminin ardından Muzaffer Tayip Uslu’nun ‘Şimdilik’i YKY’den, ‘Bilinmeyen Mektupları ve Şiirleri Rüştü Onur, Mektubun Avucumda’ adlı Leyla Şahin ve İbrahim Tığ imzalı kitap ise Kaynak Yayınlarının’dan rafları süslüyor. Üzerlerine pek çok konuşma, tartışma yapılıyor, hatta Mükellefiyet dönemi ile ilgili kıyaslamalar yapılarak ‘Kelebeğin Rüyası’ filminin üzerinden iz sürülüyor. 


     ‘Çeşmeler ve Adresler’ konusunda bir proje geliştiren karikatürist Mete Arif Tokmak ‘İsimsiz 1 ve İsimsiz 2’ adını verdiği ‘belleksel’ çalışmasında Muzaffer Tayip Uslu ve Kemal Uluser’in mezarlarını aradı; Rüştü Onur’un ‘Kenar Dilberi’ adlı 16 Eylül 1942’de Yeni Zonguldak adlı gazetede yayımlanan öyküsünde geçen betimlemelerin peşine düştü.
      25 dakikalık ilk haliyle gösterilmeyi bekleyen “belleksel” çalışmasında eski Gürcü Tepesi sakinlerinden Mehmet İrtegüv ve Şevket Can’ın rehberliğinde ‘Kenar Dilberi’ adlı öyküde geçen mekânların izini sürdüler. Mete Arif Tokmak şunları söyledi: “Öyküde Gürcü Tepesinin 1940’lardaki hali anlatılıyor. Bir çeşmeden de bahsediliyor. Önce bu çeşme ilgimi çekti; bulabilirim ümidiyle kendim dolaştım Gürcü Tepesini. Yaşlılarla konuştum ama bir şey çıkmadı. Daha sonra dostum ve arkadaşım Mehmet İrtegüv’e açtım konuyu. O ve çocukluk arkadaşı değerli ağabey Şevket Can ile Gürcü Tepesini yeniden gezdik. Onların rehberliğinde bölgenin yeni ve eski sakinleri ile konuştuk. Sonunda iki kişiden çeşmenin olduğu yer doğrulandı. 1950’lerden bu yana Gürcü Tepesinde oturan Seher Filiz mahalledeki Yeşil Caminin minaresinin olduğu yerde eskiden isimsiz bir çeşmenin olduğunu söyledi. Böylece ‘Kenar Dilberi’ adlı Rüştü Onur öyküsünü edebiyatseverlere ve kentimizi merak edenlere anlatarak insanları bugün halen orijinalliğini büyük ölçüde koruyan Gürcü Tepesinde gezdirmek mümkün… Bunu anlamış olduk. Aynı zamanda öyküde geçen ve 1940’larda içinde insanların yaşadığı, tek göz, çinko kaplı evlerinde harap halde olsalarda halen ayakta olanlarına rastladık. Gürcü Tepesi kentin yanı başında çok sevimli ve son derece eski Zonguldak dokusunu muhafaza eden bir mahalle… Belediye binasının neredeyse karşısı… Biraz ilgilenilmeyi ve buradaki mekânların daha fazla tahrip olmadan bazılarının da olsa korunma altına alınmasını hak ediyor. Zonguldak tarihi açısından da hak ediyor. Bu öykü varken, bu mekânların ‘Kelebeğin Rüyası’ adlı filmde değerlendirilmemesi de kötü olmuş. 

Çünkü tek odalı evlerdeki yaşam Rüştü Onur tarafından zaten işaret edilmiş bize. Buralarda işçi aileleri birbirleri ile içiçe yaşamışlar yıllarca. Tek göz evlere sıkışmış yaşamlar, hayaller; çinko damlarında yağmur yağdığında çalan piyano sesi; evine bir sıcak somun ekmek götürmenin peşinde buralarda merdivenleri adımlamış eski madenciler… Hatırlanmayı hak ediyor. Bu TSO’nun olduğu yerde yıkıp geçilen ‘Teneke Mahallesi’ kadar önemli bir konu. Gürcü Mahallesi üzerine ilgililer ciddiyetle eğilmeli ve bu güzel mahalleyi çirkin beton yığınları ile büsbütün kaybolmaktan bir an önce kurtarmalı. Zonguldak TSO’nun da bu konuda katkı yapması aslında boynunun borcu. Zonguldak’ın en güzel yerlerine blok binalar dikip eskiyi tamamen hafızalardan kimse silemez. Sevgili dostum Necip Sağır’ın dediği gibi bizim çalışmamız belleksel. Karaelmas namlı kentimiz belleğini büsbütün yitirmeden bunlara dikkat çekmekte bizim görevimiz."
Mete Arif Tokmak

26 Nisan 2013

'Yük' biraz ağır olunca... 
ŞENAY AYDEMİR   Radikal
İşin hüzünlü tarafı ise filmdeki usta işçilik ve emeğin yoğunluğu. Başta Feza Çaldıran’ın görüntüleri olmak üzere, sanat yönetimi ve prodüksiyon olarak nitelikli sayabileceğimiz bir film var karşımızda. Türkiye sinemasında çok da rastlamadığımız bir biçimde uzun süreler boyunca madende çekilen görüntüler, Zonguldak’ın puslu manzaraları filmi estetik açıdan bir noktaya taşıyor. 

http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikaldetayv3&articleid=1131165&categoryid=120 
         
http://www.beyazperde.com/haberler/filmler/haberler-53743/

24 Nisan 2013


ÇOĞALAN HUZURSUZLUK: NARSİSİZM
 İbrahim Akyürek 
Gözlemişsinizdir, çocuk bir becerisini gerçekleştirirken çevresinde kendisini onaylayan, izleyen gözler arar. Bu durum doğanın dengelerine uyumlu sosyal, sosyalist yaşamın, insanın insana gerekli olduğunun bir göstergesi gibidir.
Becerisinin gerçekleşmesi sırasında çevresi tarafından azarlanması, fiziksel bir engelle karşılaşması, engelliye dönüştürülmesi, yoksun bırakılması sosyal huzuru bozar. Yakın çevrenin gözetiminde, onun güvencesine bağımlı çaresiz canlı yeryüzünün araçlarıyla tanışma deneyimi çabasında destek görmezse tamamlanmamış gereksinmesini unutmaz.

Hayvansı içgüdüsüyle dünyaya giriş yapan bebek, engellenmenin ötesinde başarısız kalan deneyimi sonrası bir de şiddet görürse, bu davranışın acısını öncelikle yakın çevresinden ve doğadan başlayarak çıkartır.
Yıllar önce bir gazete, ülkemizde insan bağımlılığının artışını, bir bilenin açıklamasından yararlanarak haber yapmıştı. "Bu nasıl bir durum olabilir", diye şaşırmıştım.

İçkili dernek lokalleri bol bizim şehrin adamlarının arkalarını günışığına, denize dönerek, yüzlerini birbirine esir ederek grup halinde yaşamalarına da bir süre anlam verememiştim. Deniz gören yöne boydan boya limanı, sandalları, güneşi gösteren dev bir afiş assanız; rüzgârı, denizin kokusunu, bulutları aramayacak, zaten az sonra da kızışıp kapışacak bu adamları birbirine çeken-iten ne olabilirdi? Hele, izbe hanlara sıkıştırılmış dernek lokallerinin ve buradan yolu geçen beyni alkol, futbol, at yarışı, kumar, palavradan siyaset dolu adamların eve dönüşleri sonrasında yaşattıklarını düşünmek bile istemiyor insan.

'SEN ÖZELSİN'

Kemal Sayar'ın "Sohbet ancak diğerkamlılığı yücelten, narsisizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir" vurgusu; kendini kanıtlama, en çok bildiği alandan hayranlık toplama huzursuzluğundaki günümüz insanının grup halindeki yalnızlığını, cahilleşmesini de ele verir.
Cahilleşme... Çünkü, günümüzde kitap satışlarının düşmesinde sözü geçmeyen iki neden olduğunu seziyorum. Birincisi, kendi ilgi alanına kapanan narsisistin kitabı, sanatın ve yaşamın öteki alanlarını küçümsemesi. İkincisi, yaygınlaşan ruhsal çökkünlük nedeniyle kitap sayfasına, sanat yapıtına bir türlü yoğunlaşamaması. Böylece, insanla olduğu gibi, kitap ve sanatla da sohbet kesiliyor. Geriye, tek kalan bireyin tek becerisini "ben" sözcüğüne yaslanarak kafamıza kakması kalıyor. Amerikan kültürünün parçası olan "sen özelsin" propagandası, bizim kültürümüzde şimdilik narsisistin beden işaretiyle yürütülüyor.
Son belediye seçimlerindeki parti afişlerini semt semt gezip fotoğraflamak için dolaşırken ilk kez şaşırarak içimden afişteki adamlara öfkeyle karışık acımak geldi. Afişteki adamların gizli bir huzursuzluğu barındırdığını farkettim. Çünkü bu adamlar sonunda bir sosyal ilişkiler toplamını, bizi temsil ediyor. Gücün tepesinde aday oldukları için sahte bir özgüvenle açık saçık, şimdilik reklamcıların elinden geçmeyen saf duruşlarıyla ortalıkta teşhir durumundalar. Bir çeşit giyinik pornografi, belki de ruhsal pornografi...
Afışlerdeki adamların huzursuzluğunu sağlı sollu dernek, parti, sendika etkinliklerinde yalancı parıltı saçan, baskın geveze tiplerin ortak karakterlerinde daha önce de gözlemiştim.
Neyse ki yeni kitaplar, makaleler var. Meğer günümüz narsisizmi yani büyüklenmecilik, ben-merkezcilik bir hastalık gibi yeryüzünde gittikçe yayılıp saçılıyormuş. Çocukluktan yetişkinliğe kafana ve duygularına ne kadar vurulmuşsa ya da düzene uyum gereği pohpohlanmışsan, yarışmacı ilişkiler içinde kullanılmışsan, beceri girişimlerin, deneyimlerin, sosyal, doğayla uyum içinde olman ne kadar çok engellenmişse hindi gibi kabarık gezme kapasiten, bu kapasitede birikmiş enerjiyle bir sarhoş gibi doğaya, insanlara toslayıp huzursuzluk yaratman sıklaşıyormuş.
Doğa, bilim bu engelli durumun aşılmasına çözüm bulmuştur, sevelim destek olalım diye iyimser iyimser düşünürken Cüneyt Evren'in "Narsisistik kişilik sevilmekten ziyade hayranlık duyulmayı bekler", "narsisistik kişiliğin en şiddetli durumlarında sevme kapasitesi yoktur, ki bu aslında patolojik narsisizim için tipiktir" satırlarını okuyunca birbirimizi sevelim sayalım oyunlarının ötesinde durumun çok daha karmaşık olduğunu kavradım. Demek artık zamanında sevgi olarak alınmayan bundan böyle hayranlık beklentisini karşılayacak araçlardan alınacak.

İŞBİRLİKÇİLİK
Anlaşılıyor ki, geç kalan sevgi, dayanışma hiç işe yaramıyor. Üstelik engelli, bu geç kalan sevgiye iş işten geçti dercesine kuşkuyla, saldırganlıkla yanıt vererek bizi şaşırtıyor. Daha beteri, engel çıkartan zamanın ana, baba, öğretmen, devlet, sistem, ideoloji, din neyse o gücün rolünü benimsiyor, taşıyor, aktarıyor. Tecrübesiyle sabit, hafızaya alarak kilitlediği o rolleri evindeki, işyerindeki, derneğindeki öteki insanlara aktaracak fırsatı sunan sosyal mekanların, ilişkilerin bağımlısı oluyor, ancak öyle kendini güvende hissediyor. Sanat, medya, siyaset, teknoloji gibi engelli durumların gizlenmesini kolaylaştıran araçların içine sığınıyor, küçük bir aferin adına güç ve hayranlık beklentisi biriktiriyor, kendisini kullanıma açıyor, çevresindekileri de kullanıyor.
Bizden çok önce kapitalizmle, hem de en azgın kapitalizmle tanışan ABD'den bir yazar, Christopher Lasch, "Narsisizm Kültürü" isimli kitapta "Narsisizm, geleceğe ilgisini yitirmiş bir toplumdaki karakter yapısının bildik bir biçimi olarak ortaya çıkar" derken ekonomide, siyasette, ailede, fabrikada başına çuval geçirilmiş, devlet güvencesi altında yüzde yirmilik beş ayrı gelir uçurumu dilimine bölünmüş, IMF Türkiye Masası şefleri Ankara sokaklarında huzur içinde dolaşırken öte yanda onuncu yıl marşıyla şişirilmiş, beri yanda ise hayırseverlik duyguları mıncıklanmış bir ulusun yurttaşlarının aşağılanmayı dengelemek üzere geliştirdiği karakter parçalarını bugünün ilişkilerinde gözlüyoruz. Ve şu beş temel davranışı doya doya yaşıyoruz: Saldırganlık; şüphecilik; faydacılık; kıskançlık; kendini iyi ve güvende hissetmek için gücü, sermayesi, şöhreti, markası, makamı olanlarla açık ya da örtülü işbirlikçilik.
İlk dördü insanlık durumudur anlaşılır, paylaşılır. Sonuncusu trajik. Çünkü kötülerin, zalimlerin deposunu dolduran enerjinin büyük bölümü buradan geliyor.
19 Aralık 2006  Birgün Gazetesi,
                                                                                                                                                    

19 Nisan 2013

"1980 askeri darbesinin sonrasında ayağa kaldırılmaya çalışılan çok partili dönemin en sağlam halkalarından biri olan Anavatan Partisi’nin kuruluşuyla birlikte gözünü her zaman ileriye çeviren, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyetler seviyesine ulaşma yolunda ekibiyle birlikte mücadele eden ve ülkemiz için birçok ilki ve yeniliği hayata geçiren Merhum Özal, ölümünden bu yana bunca yıl geçmesine rağmen hala unutulmayan ve saygıyla anılan gerçek bir liderdir."
Posbıyık: 
Özal, Ereğli insanına her zaman derin bir sevgi ve ilgi duydu
http://www.ozeregli.com/haber.php?hayns=2&yazilim=haberler&osmanli=hdetay&sece=1&aid=3444&titlem=3444 

18 Nisan 2013

  Şiirimizi öğrendik! 
  Sıra tarihimizde! 
   Özlem Yücesan/Zonkişot  

16 Mart’ta SergiOdası’nda “Kelebeğin Rüyası” değerlendirildi. Filmi hâlâ izlemeyen biri olarak, önce bu yorumları dinlemenin çok güzel olduğunu belirtmeliyim.
Sanat” ve “ticaret” gibi iki kelimeyi bir araya getirmek istemem. Ne var ki sermayenin egemenliğinde yaşıyoruz ve egemenlerin bir de sanatı var! Biz züğürtleri gerçekliğimizin sanatı ilgilendiriyorsa da; bunlar da çenemizi yoracak illâki! Sanat dalları içinde ticari getiri anlamında en önde sinema gelir bildiğimiz gibi. Eh, Yılmaz Erdoğan da ‘zenci muamelesi gören genç Hakkârili’ değil artık, haliyle. İşini ne kadar mükemmel yaparsa yapsın içinde bir “götürü usulü” varsa onu da düşünerek konuşmamız gerek elbet. (Geçimi için ticari yapımlarda rol alan, bir şekilde emeğini satan; ama fikirlerinden taviz vermeden yaşayan ustaları bunun dışında tutarak…)
Toplantıda ilk sözü alan Fahri Bozbaş, görsel arka planda gözden kaçan birçok şeyi sıraladı; “Yerde ray dururken vagonların insan gücüyle ittirilmesi, kalın elektrik kablolarının gözükmesi, 70’lerden sonra kullanılan askıda sepetler, ocaktan çıkışta yapılan bit kontrolü, Necatigil’in konuşurken, ağzına sigarayı koysa da; konuşmasının aynı şekilde devam etmesi, vs…“ Yönetmenin benmerkezci davrandığını, şehirle bütünleşmediğini vurgulayan Bozbaş; “Yanına madende çalışan arkadaşlarımızı alarak çalışsaydı belki bu hatalar olmazdı. Sonu zorlamaydı. Biçimi dram, konusu aşk olan filmde iki genç insanın sevgisinin anlatıldığı kurgusal, hoş sahneler olmakla birlikte; politik anlamda  ‘kan kusup kızılcık şerbeti içtim’ hikâyesi yapılmış geldi bana.” dedi.
Mete Arif Tokmak, Rüştü Onur’un yayımlanmamış mektuplarını içeren kitabın, filmle aynı zamanda piyasaya sürülmesine, ayrıca bu mektuplarda da mükellefiyetten hiç bahsetmemesine dikkat çekti. Ayrıca filmin Amerikan filmleriyle boy ölçüşen yapıya sahip olduğunu belirtti. Onur Türkçelik, öncelikle filmi beğenmediğini söylüyor. Sahneler arasındaki dengesizliği, filmin çok uzatıldığı, özellikle ikinci bölümde anlattığı pek bir şey olmadığı, Suzan rolünün abartıldığı gibi ince-ince aldığı birçok notunu paylaştı. Ayrıca Rüştü’nün annesiyle yöresel şiveyle konuşmasını başarılı bulduğunu söyledi. 

  Ne şiiri anlamak kolay bu şehirde, ne tarihi! İkisini de yaşayarak öğreniyoruz sanki… 
Bir de  yaşadıklarımızı  anlamlandırabilsek!  
Metin Kaya, “Öncelikle bir Zonguldaklı olarak böyle bir yatırımı bu filme yaptığı için yönetmene teşekkür” ederek devam etti; “Dönem filminde gerçeklik aranır. Bu bir tekniktir. Sinemasal eleştiri değildir. Gerçek yaşamdan esinlenilerek öykü elbette kurulabilir. Ama biz de eleştirme hakkına sahibiz. Mükellefiyet böyle bir filmde gölgede kalamaz. Konuşulan dil çok akademik, temiz, karşılıklı konuşmalar tiyatral hava vermiş. 40’larda böyle konuşma mümkün değil. Bu kadar yüksek rakamlı bütçeyle birkaç film bile çıkarılabilirken, bu kadar hata gözden kaçmamalıydı.”
Recep Adıgüzel, filmin aforizmalardan oluştuğunu ve derinleşemediğini söylüyor. “40’lara gitmeye gerek yok. Aynı koşullarla çalışıyoruz şu anda.” Yılmaz Erdoğan  “bu filmle, Zonguldaklılara zenci muamelesi yapmıştır.” diyen Adıgüzel; “Galasını Dedeman yerine Belediye Sineması’nda yapsaydı saygı göstermiş olurdu.”
Fatma Kılıç
, şiir ve şair adına filmi çok olumlu bulduğunu belirtirken; “Genç izleyicilerden sıkılanlar vardı, oyuncular için gelen vardı, ‘şiirin bu kadar güçlü olduğunu bilmezdim’ diyen vardı. Artık her şey bir endüstri… Yönetmen de kendine göre buradan bakarak yapıyor. Ben şiire gönül verecekler açısından yaklaştım. Daha çok konuşulacaktır artısı-eksisi.” diye devam ediyor.
Hikmet Kuşhan; “Adam bir aşk filmi çekmiş. Bunu dallandırmaya ne gerek var?” derken, yine Zonguldak’ın “o” döneminde çekilen ve çok beğenilen “Kıskanmak” geldi aklıma. Orada da, adam kıskançlık filmi çekmişti ve dönemin burjuva hayatlarından kesitlerle anlatmıştı bunu. Ama biz sormamıştık; acaba niye mükelleften bahsetmedi diye!
Kemal Kuşhan; “Neden bu film bu kadar ilgimizi çekti?” derken soru içinde soru sordu sanki. Amerika, Zonguldak’a kadar uza(n)mış mıydı! Ahmet Öztürk; “Şu konuştuklarımız Zonguldak dışındaki kaç kişinin ilgisini çeker?” diye sorduğunda genel kanı “hiç”ti. “Kaç kişi kitap yazmıştı ama şairleri, bu filmle, Türkiye tanımıştı. Görsellik çok önemli”ydi. “Yılmaz Erdoğan 7 sene önce bizi bulup ocağa girdiğinde gördüğü herkesle hemen aynı dili konuşuyordu. Rüştü’nün şiirlerini ezbere okuyunca şaşırdım ve açıkçası utandım.” dediğinde İbrahim Akyürek
de, Erdoğan’ın “Şiir yönünden çok samimi” olduğunu ve “şiir kitaplarının satılmasını sağladıysa film amacına ulaşmıştır’ dediğini” hatırlattı.
Sosyalizme yakınlığını bildiğimiz Muzaffer Tayyip’in, Rüştü’nün gerçeğe uygunluğuna nazaran, epey kurgulandığını öğrendik. Fahri Bozbaş bir cümleyle anlattı bunu; “Muzaffer daktilo çalıyor, elbise çalıyor; ama burjuvaziyi temsil eden Suzan’ın kalbini çalamıyor!”
Birkaç kişinin ortak kanısı, popülerlikten sulandırmaya kadar gelen ortamda duyarsız kalmama yönündeydi. Fahri Bozbaş’ın, özellikle değindiği gibi; kendi alanı tiyatrodaki “yozlaşma, biçimsizleşme artıyor, tüm sanat dallarında bu aynı şekilde gözlenebiliyor.” Bu filmle (kilo veren oyuncuların sayesinde!) Zonguldak, magazincilerin gündemine de girdi biliyorsunuz. Biz “ah”lanırken, yerel basının kalemşörleri ‘meşhur olduk, teşekkürler!’ nidasıyla “şah”lanıyor!
Evet, gelelim sevgili Kemal Kuşhan’ın sorduğu hesaba! “Bu film niye ilgimizi çekti?” Zonguldaklı sanatçının, yazarın, aydının, dahası; basının, yayının, magazincinin, sokaktaki insanın… Ortam ayarına uymaya meyilli torunlar olarak, bir Dersim’e takılırız; daha dün Sivas’ı yaşamışken… Bir mükellefe gideriz; 2013 Mükellefi’ni yaşamaya devam ediyorken… (Aklımıza getirmeyiz ulusal burjuvazinin ülkeyi ancak böyle kurabileceğini. Hâşâ!.. Düşünmek bile istemeyiz emekçi halkın yaşam şartlarının eşitliğinin sosyalizmle sağlanabileceğini.) Mükellefiyeti, ama aynı zamanda günümüzün özel ocaklarını, işçilerin durumunu tek-tek anlatan kitabı ve önümüze görsel olarak seren video çekimleri, fotoğraflarıyla; Zonguldaklı Kadir Tuncer’in çalışmaları mesela, ne kadar ilgimizi çekti? Hatırlıyor muyuz yazdığı “Şeyh Dede Şair Torun Devrekli Rüştü Onur” kitabına gelen eleştiriyi; “Şair şiiriyle değerlendirilir. Dedesiyle ya da mükellefiyette ölen maden işçisiyle ne alakası var?” Bu eleştirinin üzerinden on seneyi biraz geçti. Peki, ne değişti? Yurt Kültür Kitap ekinden Tuncer Çetinkaya, filmi değerlendirdiği yazısında bakın ne diyor; “…Yaşananı daha sahici kılan bu bakış, adeta politik bir misyon üstlenen kurguyla; madencilerin karanlık yüzleri ile balodaki neşeli portreleri karşı-karşıya getiriyor. Kuşkusuz konjonktürün de etkisiyle çokça eleştirilen bir dönemi masaya yatırmak cesaret gerektirmiyor artık; hele ki algı günümüz kavrayışıyla örtüşüyorsa! Bu noktada, kasaba burjuvazisi ile Mükellefiyet mağdurlarının yarattığı tezada ‘çomak sokan’ Halkevleri gerçeği karşımıza çıkıyor; ama senaryo olgunun üzerine gitmeye lüzum hissetmiyor…”
Ne şiiri anlamak kolay bu şehirde, ne tarihi! İkisini de yaşayarak öğreniyoruz sanki… Bir de yaşadıklarımızı anlamlandırabilsek! 

     

15 Nisan 2013


İki sessiz kahraman
Şimdilerde 'Kelebeğin Rüyası'yla hatırlanan Rüştü Onur'un onurunu 1983'te kurtaran iki görünmez kahraman vardı: Safder Kartoğlu ve Mehmet Yaşar Bilen 

07 Nisan 2013


Köyde Mezar Kazacak Genç Kalmadı
Zonguldak Kozlu’daki maden ocağında 7 Ocak 2013’teki patlamada hayatını kaybeden Star İnşaat taşeron firmasına bağlı sekiz maden işçisinin aileleri Galatasaray Meydanı’ndaydı.
İş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin adalet arayan yakınları ve yaralananların 17. Vicdan ve Adalet nöbetinde “Kader değil cinayet” ve “Adalet arıyoruz” sloganları yükseldi, sorumluların yargılanması istendi.
Taksim meydanında başlayan yürüyüş sonrası Kozlu’daki patlamada hayatını kaybeden Hüseyin Kürekçi, Hasan Bozacıoğlu, Muharrem Yapıcı, Yüksel Koca, Ahmet Şeker, Köksal Kadıoğlu, Muhsin Akyüz ve Satılmış Arslan’ın yakınları söz aldı.

29 Mart 2013

 
  
 Sırrı Süreyya Önder  
 Halit Narin’i 
 yine güldürdü 
Geçenlerde Sırrı Süreyya Önder, Recai Tetik ile TBMM’de “yüzleşti”.
"Bu adam benim işkencecim" dedi. 12 Eylül’ün zoru, zorbalığı bir kez daha anımsandı.
Önder’in yüzleşme haberini okuyunca 12 Eylül darbesinin ekonomi ayağı, simge isim Halit Narin’in gülmekten yorgun düştüğünü tahmin etmek benim için zor değil.

Boşuna ekonomi ayağı demedim. 28 Şubat darbesi üzerine son günlerdeki tartışmalarda sağcıların, liberallerin ısrarla bu darbenin asıl ekonomi ayağına bakmak gerekir sözleri dikkatimi çekmişti.

12 Eylül darbesi üzerine soldan yazılan makaleler, haberler taransa yaklaşık % 90’ı mağduriyet, acının dillendirilmesi, tanıklık ve öykülendirilmeyi içerir. Geriye kalan yazılar 24 Ocak ekonomi kararları, darbenin ekonomi politiği ve hesap sorma üzerine olarak görülebilir.

12 Eylül referandumu ile birlikte “evet-hayır” kapışması öncesinde 90’lık bölüm de sağcıların eline geçti. Zaman, Türkiye, Bugün ve Sırrı Süreyya Önder’in yazdığı Radikal Gazetesi sol basını aratmayacak kadar, belki daha fazlası 12 Eylül’ün acısını dillerine doladı. Darbenin ekonomisine dokunmayarak mağduriyeti fırsata çevirdiler.

İşkencecisi ile yüzleşen Süreyya Önder, işkencecisinin ekonomi ayağı durumundaki gazetede yazarak ne yapmaya çalıyor?” sorusunu sorsam ayıp mı olur!
 

Ayıp olmaz... Neden derseniz; 6 Kasım 2012 tarihli Radikal Gazetesi’nin Güven Sak isimli ekonomi ayakçısı köşe yazarı “Tarım politikasını artık kentlileştirelim” başlıklı yazısına şöyle başlıyor: “Türkiye, 1980’lerde ekonomisini başarılı bir biçimde serbestleştirdi ve işte o serbestleştirme bir büyük yapısal dönüşüme yol açtı”.  
Yukarıdaki iki satırın işkenceden beter acısı Önder’in, Sak’ın yakasına yapışmasına yeter.
Şu asıl derin soruyu hep kafamda taşıyorum!

Oturduğum kentin işçisi, emeği, emekçisi bol ortamında; yapısal dönüşümün önünde engel oldukları için bir zamanlar darbelenmiş her kafadan solcuların bugün kasası, siyaseti, medyası, mafyası, sömürüsü büyük irili ufaklı adamların dibinde haz, artık toplamaları nedendir?

Recai Tetik’in, Bülent Ulusu'nun Halit Narin’den; Kenan Evren’in Turgut Özal’dan; Faşizmin, Emperyalizmin Kapitalizmden koparılarak ele alınması sadece düşünsel, idelojik bir eksiklik, beceriksizlik midir?

Ya da tanık olduklarımız insani bir durum olarak karşılanıp şöyle mi düşünülmelidir: "eziyet çeken; eziyet yapan ile eziyet için parayı vereni, azmettireni, azmettiricileri birbirine değdirmeyerek ruhsal bir dinginlik ve kimlik arayışı içinde."
Azmettireni keşfetmek ve keşfedilenin peşine düşmek; teşvik ve ilgi gören imtiyazsız-sınıfsız şu mağduriyet ikliminde mümkün mü?



4 Aralık 2012
iakyurek1@hotmail.com

16 Mart 2013

   AHMET HAMDİ DİNLER YAZDI   
Bir 12 Mart Tanıklığı
O dönemde kendisinden sınıf mücadelesinin ne olduğunu öğrendiğim, unutulmaz işçi lideri, Parti Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüsamettin Güven’le birlikte çalışıyorduk Zonguldak’ta. 12 Mart muhtırası verildiği zaman iki aylık bir hapis sürecinden çıkalı bir gün olmuştu.

06 Mart 2013

 3 Mart 2013  Anıtın dolu tarafı < Fotoğraf: www.sol.org.tr
    
“BU İNSANLAR NEREYE BAKIYOR ?”
YA DA “TABELA VALİSİ OLMAYIN !”
Bu yazıya iki başlık çıktı.
Birinci başlığın kaynağı, bu yıl (2010) Maden Şehitleri Anıtı önünde yapılan 3 Mart Kozlu Grizu Anma Töreni’nden...
Yani, liman arkası yolundan töreni izleyen kitle örgütü temsilcilerinin anıtın dolu tarafına, yani şimdilik yerinde duran az sayıdaki madenci isimlerinin olduğu tarafa kilitlenlenmesinden kaynaklanıyor. Yani; anıtın boş tarafını görmemenin işlerine geldiği anlaşılıyor.
İkinci başlığın kaynağı, geçtiğimiz günlerde kentimizin Valisi’ne yapılan bir dernek ziyaretinden. Vali, ziyaretçilere iş yapmayan çok sayıda dernek olduğunu hatırlatıp “tabela derneği olmayın” buyurmuş. 

Bir yıl önce anıtın içler acısı durumu düzeltilsin diye iki sayfa imza toplayıp bir de Valiliğe göndermiştik. "merak etmeyin, Ağustos 2009 sonuna kadar onarım işleri bitiyor" gibisinden bir yanıt geldi. İkinci başlığın nedeni de bu yanıt.
Çok anıt görmedim, çok meraklısı da değilim. Ama yapılana da değer vermeyi isterim. Çünkü acı, öfke tazeleme, geriye dönüp bakma, barışma yerleridir anıtlar, müzeler, tarihi yerler.
Anıtları ve çevresini, bir kentin misafir odası gibi düşünürüm. Bizim kentin iki önemli misafir odası ise dökülüyor: Uzun Mehmet Anıtı ve Maden Şehitleri Anıtı. İkisinde de zamanı gelince törenler yapılıyor. Kentin bürokrasisi, parti temsilcileri ve en önemli kitle örgütü temsilcileri Maden Mühendisleri Odası ve Genel Maden-İş Sendikası üyeleri bu törenlerde, bu döküntü anıtlarda yılda bir kez yan yana geliyor, durumu gözleriyle görüyor.
Son yıllarda; "dış mihraklar"ın, "iç mihraklar"ın kafasına soktuğu küresel bir uygulama, bir emir var biliyorsunuz: “Kentsel Dönüşüm”. Bu dönüşüme bizleri ikna etmek için; parasal arzu uyandıran dönüşümün hedef-mekanları önce uzun süreliğine kaderine terk ediliyor. Yani istikrarsızlaştırılıyor. Sonra gelsin istikrar sağlama nutukları, yıkmalar, taşeronlaştırmalar, bilmem kaç yıllığa kiraya vermeler, yap-işlet devretmeler…
Bu iki anıtın, misafir odasının kötü durumu Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV’in çalışma alanına giriyor. Geçtiğimiz aylarda Uzun Mehmet Anıtı bir ZOKEV düzenlemesi olan bir kent söyleşisinde tarihiyle gündeme geldi. Ancak kültürel değerlerin korunması için tarih konuşmak yetmiyor, başımızda ZOKEV ayaklanmamız gerekiyor.

iakyurek1@hotmail.com
26 Ağustos 2010