28 Ocak 2011

OKULLAR AÇILDI, “REKABET” BAŞLADI, ANNELER DE YARIŞTA

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün  bir raporu bugünlerde açıklandı.

İstanbul’daki öğrencilerin %68’inin sanattan habersizmiş. Öğrencilerin sadece %4’ü müzikle ilgileniyormuş. Özel okullar da dahil spor kulübü olan okulların oranı %56 imiş.

Raporun başlığı sanatın ve sporun önemini vurgulamak için seçilmiş sanki: “Şiddeti Önleme ve Azaltma Eylem Planı”.

Kentimizdeki okullarda yaptığımız kültür sanat çalışmalarında gözlediğim; sanat çalışmaları öncelikle “oyun yaşı”ndaki çocuklara yönelik.

Kurbanlık koyun gibi, bu yaş diliminden çıktıktan sonra  sınav ve dershane yollarında çocukları harcamaya hazır anne babalar, öğretrmenler var. Bu sistem kanıksanmış açıkca.

Çocuklarla daha çok annelerin ilgilendiğini biliyoruz. Onlar da; işin daha çok yedirme içirme, giyim ve okulun niteliğine önem veriyor. Eğitim sisteminin çocukları yarıştırmasını ne kadarı onaylıyor, ne kadarı itiraz ediyor bilgim yok. Ancak, çocuğun sanat ve sporla uğraşması konusunu beslenmesi kadar önemsediklerini sanmıyorum annelerin. Ruhsal sağlığı, sanat ve sporla güçlendirilmemiş bir bünyenin beslenmesi de abur cubur olmaz mı?

Kentimizde fotoğrafçılar olarak Zonguldak İlköğretim Okulu, TED Zonguldak Koleji ve Çelikel Lisesi’nde çalışmalarımız oldu. Kolej bünyesinde yedi yıl “Fotoğrafçılık Kulübü” çalışmamız sürdü. Anlaşılıyor ki; okul içinden hevesli bir iki  öğretmen çıkınca sanat çalışmaları yol alabiliyor. O bir öğretmene bir iki veli desteği de eklense okullar da neler yapılmaz neler…

Öğretmenlere ve sendikalarına da iş düşüyor. Okullardaki şiddetten yakınmak sorunu çözmüyor. Kentimizde neredeyse her sanat dalından sanatçı var. Bunların bir bölümü emekli işçi. Yani, okullardaki sanat çalışmalarına destek olmak için zamanları uygun.

Çocukların, gençlerin  çoğu bilgisayarın başına “oyun” için çöküyor. Sanatın bir oyun olduğu düşünülürse, gençlerin oyun olarak sanattan daha zevk alacağı kuşkusuz.

Bilgisayar ortamı; grafik, tasarım, fotoğraf, sinema, müzik gibi yaratıcı amaçlar için kocaman bir alet. Bu aletin sanat kaygısıyla kullanımını sağlayamıyorsak, meydanı şiddeti de içeren oyuna bırakıyorsak anne, baba, öğretmen, okul yönetimi herkes başına gelenden yakınmasın. 

Sanat için “para yok” bahanesi de geçersiz artık. Hazır programlarla yapılmadık ne kaldı? Oturduğun yerden dergi çıkart, gösteri yap, sergi aç, radyo yayını yap, sanal müze kur.

Yalnız gençlere yönelik değil, yetişkinler de dahil bilgisayar ortamının bir ifade, yaratıcılık alanı olarak kullanılmasının propagandasını yapmalıyız.

Günlük küçük hazlar, kaçışlar için bilgisayar ortamının kullanılmasını eleştirmeliyiz herşeyden önce.


 17 Eylül 2009

  

Gökçebey’e “medeniyet” gelmiş…

Latif  Aydemir köşesinde, internet sayfasında yıllardır merak ettiğim bir konuya değindi: Birahanelerde çalışan kadınlar, konusuna…

Bu konuda merakım Çaycuma’daki içkili mekanların bazılarında  kadınların çalıştığını (yıllar önce) okuyunca başladı, şaşırmıştım çünkü.  Bu yerlerin etrafında bulunan mahalle sakinlerinden gelen şikayetler yerel basına yansımış, Belediye ve Emniyet Müdürlüğü’nün ismi bu tartışmalarda öne çıkmıştı.

Bir de Çaycuma yolu üzerindeki içkili kazaların, kavgaların haberini okurduk. Sonra bu tür haberler kesildi, Çaycuma’daki son durum nedir, merak ederim.

Şaşırmıştım, Çaycuma’nın boyu bosu nedir ki, birahanelerinde kadın çalışanlar olsun. Hem neden Çaycuma…Bu işlerdeki stratejik (tabiî ki sosyal) yeri neydi acaba, onu bilemem. Bu konularda Çaycuma aydınları ile de konuşma fırsatım olmamıştı, onların da bir yazıp çizmesi…

Ancak başka bir yerden, İstanbul’dan bir bildiğim var. İstanbul  Gaziosmanpaşa’da birahanelerde kadınların çalışması ve buna bu semtin devrimcilerinin karşı çıkması. Bir de açıklamaları vardı bu insanların: bu işi yetkililer bilerek istiyor, yani “için için zıbarın başka işlere kofa yormayın” gibisinden…

Ben halen şaşırmaya devam ediyorum. En ufak bir kültür sanat hareketi, çabası için harekete geçtiğiniz zaman mili duyguları kabaran, tahrik olmaya yatkın kuşkulu gözler sizi ahlaki ve siyasi denetim altına alırken, ufak bir yerleşim yerinde bir sürü yetkilinin ve parti temsilcilerinin gözü önünde  “eril bir medeniyet” kalkışması…

Çok ilginç…


  13.Ağustos.2009


 Yaşasın! şehre güvenlik ve huzur geliyor !


Oraya buraya bolca direkleri dikildi. “Güvenlik” kameraları da arkadan gelip takılacak.

Evimizin, sokağımızın, mahallemizin daha güvenlikte olacağını sanan yanılıyor.

Bu modern aletler önce yabancılara, sonra bize gelir. Böylece onlarda ne değişiklikler, ne eleştiriler olduğunu okumak gibi olumlu bir şansımız olur hiç olmazsa.

Güvenlik kameralarının en yoğun olduğu İngiltere’de durum ne? Görünürde huzur ve güvenlik varmış, gibi…

Siz bir de İngiliz yurttaşının içini bir sorun.

Durum berbat. Haberlere göre, şu kadar milyon İngiliz uyku ilacını almadan yatağa giremiyormuş. Londra kanalizasyonunda Prozac isimli depresyon ilacının atıklarına rastlanmış.

Ne kadar çok ilaç  kullanıldığını siz hesap edin.

İmparatorluğu çekip çeviren yönetici şebekenin görünürde güvenliği belki yerinde, ancak yurttaşın ruhu gitmiş anlaşılan.

Bizim şehrin yerel medyasında artık “saniye saniye ölüm görüntülendi”. “saniye saniye soygun”  haberleri sıkça çıkacak o kadar.

Kitapların yazdığına göre ölüm haberlerini izlediğinde insan kendini dışarıda tutarmış. Yani, ölen hep başkası olurmuş. İzleyici, kendi başına da aynı durumların geleceğini düşünmezmiş.

Güvenlik aletleri palavrası ile kendini dışarıda tutma, empati kuramama, başkasının başına gelenleri kanıksama gittikçe yaygınlaşacak. Böylece toplumumuzun en faydalı yanı, zorda olanın  yardımına koşma  geleneğinin kalan kısmının da canına okuyacaklar bu şekilde.

Amerikan dizilerinde gördüğümüz birbirinin kuyusunu daha derin kazmanın planlarını yapan uyanık yurttaşlar topluluğuna zaten geçiş yaptık. Birinci dereceden hısım akraba arası kötülüklerinde bile artış var.

Ben daha çelik kapı’ya alışamadım. Köyünde mahallesinde kapısı açık oturan milleti nasıl kanıksata kanıksata bu kapılara, güvensizliğe, korkuya  alıştırdılar merak ederim. Fotoğraf sanatı aracılığıyla çelik kapı modasını nasıl eleştiririm, diye düşünür dururum.

Çünkü, kapınıza taktığınız çelik kapı, pencerenize yaptırdığınız en basitinden demir parmaklık sizi dış kötülüklerden korur gibi görünse de aslında evin içini hapishaneye çevirir.

Bu uyduruk aletlerle “çok şükür güvenlikteyiz” yanılsaması ile yaşayacağız anlaşılan.


 29 Ağustos 2009

27 Ocak 2011

















“EKMEK KAPISI”


Sömürünün, işsizliğin azdığı, bir zamanların “Emek En Kutsal Değerdir” sözünün gözden düştüğü günümüzde yatırımcısı, girişimcisi sözünü baştan söylüyor: ekmek kapısı açıyoruz, şu kadar kişi ekmek yiyecek”

Öyle ki, bu vurgu toplumsal muhalefeti bastırmak için daha baştan koz olarak kullanılıyor. Enerji Bakanı Sinop’a yapılacak termik santral karşıtı itirazlar karşısında “buradan 15 bin kişi ekmek yiyecek” diyor.

Hemen yakınımızdaki Filyos’un canına okuyacaklar. Sözü baştan söylüyor doğayı betonlamaya kararlı olanlar: “şu kadar kişi ekmek yiyecek bu dev projeden.”

Santrala, betona karşı olmakla onlara göre en az 20 bin kişinin ekmek kapısını kapıyorsunuz. Baştan öcüsünüz ekmek yiyecek işsiz insanlar karşısında.

Oraya buraya açılan her üniversite en başından öğrencileri ile birlikte çevresine “ekmek kapısı” oluyor. Eğitimin kalitesini ise boşverin.

30 yıl önce resmen duyurusu yapılan Yeni Dünya Düzeni’nde herkes herkesin müşterisi; artık yaşıyor ve görüyoruz ki herkes herkesin düşmanı.

Bir beyin yıkama, tüketimi azdırma aracı olan reklamlar bile sunucu tarafından ekmek parası olarak seslendirilmiyor mu?

İncirlik Üssü, çevresindeki esnaf için ekmek kapısı değil mi?

Irakta İşgal güçlerine malzeme taşıyan kamyon şöförü  için Amerikan ve İngiliz askeri ekmek kapısı değil mi?.

Dizilerde, sinema filmlerinde yarattıkları yüzlerini reklam şirketlerine veren, reklamların izleyicisine ne yaptığını sorgulamayan sanatçımız için de reklamlar ekmek kapısı değil mi?.

İbrahim Tatlıses’e ne demeli.

Dünün yoksulu, bugünün “ekmek yediren”, “ekmek kapısı açan” işadamına. Sanki daha çok ekmek kapısı açmak için adam kendini perişan oluyor.

Hele eskinin cezaevi görmüş sosyalistleri, devrimcileri gerçek hayatlarındaki iş girişimlerinde, ilişkilerinde “her şeyin başı üretim” diye diye işçi biriktirmiyor mu, kendinizi kazık yemiş gibi hissediyorsunuz.

Bu eskinin adamları ekmek yedirdiklerini sigortalı yapmışlarsa, ya da sigortalı yapmaya yeni yorumlar eklemişlerse vicdanlarını tam rahatlamış hissediyor.

“Marx”,” ücretli kölelik”, “artı değer”, “sendika”, “kooperatif”  sözcükleri gençlik dönemlerinin kağıt üzerindeki gevezelikleri olarak geride kalıyor bu eskinin adamları için.

2010

23 Ocak 2011

    



FİLYOS SANAT AKADEMİSİ


 
Temmuz (2009) ayında başlayan kazılar nedeniyle Filyos yeniden tartışmaların içinde…
Bizim Filyoslu öğretmen, mask yapım ustası, ZOFSAT üyesi Mehmet
Türkçelik’in geçen yıldan sarkan bir umudu vardı. Barınakların olduğu yerde, antik kazı örnek modellerinin sergilendiği anlatılan bölgede çocuklara yönelik sanat atölyeleri yapacaktık. Ön konuşmaları geçen yıl yapılan, düşlenen bu çalışmalar yerine şimdi kazının varlığı tehlikede. Ve o barakalar yıkıldı…
2004 yılında bir düşümüz gerçekleşmişti Filyos’da: "2004 Filyos Kültür Sanat Buluşmaları” başlığı altında farklı sanat dallarında atölyeler gerçekleşti bir okulun içinde. Filyos Belediyesi’nin başlattığı çalışmaya 160 çocuk. genç ve yetişkin katıldı. Karikatür, Resim, Seramik, Fotoğraf, Film, Mask, Müzik, Drama dallarında çalışmalar yapıldı. Buluşmanın özel tişörtü, şapkası bile vardı. Zonguldak’tan sanat çevresinden eğitimciler bu çabaya destek oldular. Buluşmanın sonunda okulun bahçesinde bir konser gerçekleşti. Çay bahçesinde ise öğrencilerin ürünleri sergilendi.

Bu etkinlik sürerken ben “ Filyos Sanat Akademisi “ düşünü kurmaya başladım. Zonguldak’tan, çevre yerleşim yerlerinden çocuk ve gençlerin aileleri ile katılacağı bir akademi alanını, yaz sanat kampını düşünün. Parası olanın parası ile katılacağı dört ay, dört ayrı dönemlik bir sanat kampı...
Millet; aman çocuğum boş kalmasın, bağımsız yaşamaya alışsın, birkaç sanat uğraşısı içinde olsun, diye yurtdışı dahil nereye ne paralar harcıyor. Bu akademi ile "hizmet sektörü" denen şeyin aslında bedava denemesi yapılmıştı. Belediye bu etkinliği nedense sürdürmedi.

Sanat buluşması sürseydi, Fatih Akın bir film atölyesi bile yapacaktı. Türkçelik, gerçekleştirdiğimiz buluşmayı kendisine anlatmıştı.
Çatısı altında toplandığımız bir sanatçı örgütümüz olsaydı, Filyos buluşmalarının büyük bir inat sonunda bugünlere kadar geleceğini, kazı çalışmalarında bizim de tartışmaya katılacağımız görüşlerimiz olacaktı.



Not: Karikatürler; 2004 Filyos Mete Arif Tokmak Karikatür Atölyesi Öğrenci Çalışmasıdır.

:17 Ağustos 2009 :
  


Bu Belgeseller Kimin İçin ?


Dikkat ettim, Hilmi Etikan’ın “Ruhi Su” belgeselinin yapım yılı 2004, Üçüncü Sinemacılar’ın “Behice Boran” belgeselinin ise 2006.
Bu filmleri geç seyredecek olmak bana sıkıntı verdi. Demek ki, aradan üç-beş-on yıl geçse, bir uyaran olmasa bu filmleri şehrimizde oturup seyretmeyeceğiz.
İnternette, televizyonda orasından burasından belgesellere, sanat filmlerine baksan, oturup evin bağımlı ortamında izlesen neye yarar; yanıbaşında farklı görüşten insanlar ve onların tartışması, yorumu, soluğu olmasa…
Bizim sosyalistlerin, halkçıların, özgürlükcülerin parti, sendika, dernek, meslek odası binaları ne işe yarar? Ben pek yaygın yararını görmedim, görüp anlatana da rastlamadım.
Al sana bir çuval dolusu belgesel ve sanat filmi. Parti ve sendika salonun küçük de olsa, on-on beş sandalyen de olsa göster gösterebildiğin kadar.
Her sendika ve parti binasının kapısı tam gün herkese açık olsa; buralar eğitim-kültür-dayanışma noktası olsa kime ne zararı var?
Bizim yöneticilerin boy gösterme meraklısı, bol çene olmasından; belgesele, sanata, kültüre sıra gelmez ki !
Zaten ezici çoğunluğu erkek.
Eviyle, çocuğuyla sus pus; partisine, sendikasına gelince çenesini kim tutar...
Bu arada memleket meseleleri, maç yorumları tadında şifa niyetine akar; ev ve iş içi sorunlar ise ertelenir gider. Genel meselelerle, özel olanlar arasında bağ kurmamaya dikkat edilir.

Konumuza dönersek; belgeler, belgeseller, fotoğraflar, kitaplar yardımıyla anımsama insana bütünlük duygusu verir. Duyguların, düşüncelerin, dertlerin toparlanmasına yarar, özgüven sağlar. İzleyenin, okuyanın sorumluluklarını, endişelerini çoğaltarak çözüm arayışlarını hızlandırır. Son yılların moda kavramı olan ”yüzleşme”ye, sorgulamaya giden yolu kısaltır.


  11 Eylül 2010
  

"eğitim şart", ama karşımdaki için...


Kentimizde son 18 ay içinde medya-kültür-sanat alanında üç önemli etkinlik gerçekleşti: Geçen yıl bu ayda Karaelmas Gazeteciler Derneği ve Zonguldak Karaelmas Üniverstesi'nin ev sahipliği yaptığı “Medya ve Kültür Sempozyumu” gerçekleşti. Sempozyumun program içeriğini Kültür Araştırmaları Derneği hazırladı. Bu etkinliğe 50 farklı üniversiteden 200’e yakın akademisyen ve gazeteci katıldı.
Bu sempozyumdan üç ay önce Nisan 2009’da Zonguldak Karaelmas Üniveristesi Fotoğraf Kulübü “Belgesel Fotoğraf Günleri”ni düzenledi Günlerin programına Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği AFSAD konu ve sanatçı desteği verdi.
Ve son olarak yine Karaelmas Gazeteciler Derneği’nin Bahçeşehir Üniversitesi ile birlikte düzenlediği "İletişim Atölyesi" 15-22 Temmuz 2010 tarihlerinde yapıldı.
Çok kısa bir zamana sığan bu üç etkinliğe kent dışından yüzlerce akademisyen, sanatçı ve bilim insanı katıldı. Bu etkinlikleri sanat eğitim kampına girmiş gibi izledim. Sempozyum’a “Kentimiz Sanatçıları” Sergisini düzenleyerek, İletişim Atölyesi’ne de SergiOdası’nın salonu ile katkım oldu.
Bu etkinliklere destek olan gönüllülere ne kadar teşekkür etsek az. Sanat eğitimi açısından yaşadığımız kentte bir şey olmuyor, demenin artık bahanesi kalmadı böylece.
Bu üç etkinlik sanat çevremizden, kent araştırmacılarından, yazıp çizenlerden, düşünüp konuşanlardan, üniversite çevresinden, demokratik kitle örgütleri bünyesindeki muhaliflerden izleyici olarak yeterli meraklı buldu mu derseniz, yanıtı karamsar olur.

Yeni tamamlanan İletişim Atölyesi’ne gelince…
Bu atölye yerel gazetecilerin eğitimine yönelik düzenlenmesine karşın internet ortamını, fotoğraf makinasını, film kamerasını kullanan herkesi ilgilendiriyordu. Öyle de oldu. Yerel basının genç çalışanları eğitimleri olabildiğince düzenli izlemeye çalıştılar. Kalan sandalyeleri; merak ya da uğraş alanı fotoğraf, sinema, internet medyası olan her yaştan bizler doldurduk.
Atölyenin önemli eksikliği, programın geç netleşmesi ve çoğaltılarak dağıtılmaması oldu.
Eğitimcilerimizin anlatım disiplinleri, heyecanları, anlatımlarına öğrencilerini de katmaları temmuz sıcağında bile dersleri çekilir kıldı. Sinema Atölyesi’ne katılanlar filmlerini çekti. Haber Atölyesi’ne katılan genç gazeteciler Çatalağzı’nda bir termik santral yapımında çalışan bini aşkın Çinli işçiyi röportaj konusu olarak seçerek bir çalışma grubu oluşturdu.
Hopa’dan sonra Zonguldak’ta gerçekleşen Gezici İletişim Atölyesi bitmiş değil. Karaelmas Gazeteciler Derneği, Ekim ayında İstanbul’a bir gezi düzenleyecek. Bahçeşehir Üniversitesi ziyaret edilecek. Eğitimler, bir yönüyle İstanbul’un kültürel dokusu içinde sürecek.
Günlük konuşmalarda büyük bir özgüven içinde söylendiğine tanık olduğumuz “eğitim şart !” vurgusu çoğunlukla söyleyeni içine almaz. Eğitim çoğunlukla, karşımızdaki “ötekiler” içindir.
Hele hele parti, dernek, sendika, oda, vakıf sözkonusu ise eğitim üyeler için belki gereklidir, yöneticiler içinse hiç gerekli görülmez.
İletişimin daha çok görselliğe, teknolojiye kaydığı, tekrara dayalı işlerin teknolojiye bırakıldığı, bu sayede eğitim ve yaratıcılık için kalan zamanın arttığı günümüzde Karaelmas Gazeteciler Derneği payına düşeni fazlasıyla yaptı.
Şimdi sıra Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV de. Vakıf yöneticileri, yaklaşık bir ay sonra gerçekleştirecekleri, 6-12 yaş grubuna yönelik yaz sanat atölyelerinin ikincisini düzenleme heyecanı içinde.
Eğitimler; bir terslik çıkmazsa, Fener'de Fener'in dibinde, kentin terasında denize karşı...

 23 Temmuz 2010