5'nci Duruşma 29 Mayıs 2012'de
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) maden ocağında 17 Mayıs 2010 tarihinde meydana gelen ve 30 madencinin hayatını kaybettiği grizu patlamasıyla ilgili yargılama bu ay içinde devam edecek.
   
TTK Karadon Müessese Müdürlüğü maden ocağının eksi 540 kodunda meydana gelen grizu patlamasında 28 işçi ve 2 mühendis ölmüştü.
Zonguldak 2.Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın 5'nci duruşması 29 Mayıs 2012'de yapılacak.
     
http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/karadondaki-buyuk-isci-katliaminin-uzerinden-tam-2-yil-gecti-haberi-54875 
Ekümenopolis, bildiğiniz belgesellerden değil: Çok küçük bir bütçeyle çekildi, vizyona bağımsız girebilmek için gereken 20 bin lirayı internetten topladı. Belgesel, 90 dakikada trafik sorunundan TOKİ'lere kentsel dönüşümü özetliyor...
    

Sigara içmenin cezası var, ömrünü tamamlamış köprüde ölüme sebebiyet vermenin yok
Dolayısıyla suç oluşturan ihmal
kusurlu bir toplumsal duygu demektir.
Alfred Adler, İnsanın Doğası 

     Çaycuma'da beklenen oldu, köprü çöktü, ölen öldü, giden gitti. Köprünün birgün çökeceğini bilen belediye başkanı görevinin başına döndü. Yetkileri çok, sorumlulukları yok adamlar çok uzaklardan gelerek olay yeri incelemesini tamamladı, köprüyü yapan şirketin müdürleri gibi davranıp üzüntülerini bildirdiler, yeni köprü yapımı için müjdeli talimatlar verdiler.
     Savcı ise bir inşaat şirketinin avukatı gibi notlarını aldı, gitti. Bir zamanlar CHP'den AKP'ye daha çok hizmet için geçtiği yazılan belediye başkanı, kendi inşaatında bir kaza sonucu iki yakınını kaybeden "Yeşil Çaycuma İnşaat" CEO'su gibi davranıp üzüldü, teselli oldu, teselli etti.
     Köprünün başına ziyarete gelen başta belediye başkanı ve hükümet adamları kendilerini idarenin temsilcisi olarak görmedikleri için "idarenin kusuru, ihmali, kastı" gibi yerleşik hukuk terimleri sadece üç beş gazetecinin ve meslek örgütünün açıklamalarında kaldı. 
    Olayın haberleştirilmesinde "suç" ile "fiil" arasındaki (görevi ihmal ile çöken köprü) arasındaki bağ kopartıldı. "Suçlu"nun kim olduğu, iktidarda olup olmadığı, dinsel, etnik, sosyal, siyasi kimliği, geleneklerimizdeki acıyı azaltma/teselli söylemlerini fırsata çevirme oranı "suçlu"yu suçtan arındırdı.
    Olayın haberleştirilmesindeki dramatikleştirme orantısı ve tekniği; "son saniyede kurtuldular", "belediye başkanı gözyaşlarını tutamadı" benzeri öyküler fiili durumu yaratan nedenlerin fazlaca tartışılmamasına yardım etti. Olaya doğrudan tanık olsanız da kişisel gözlemleriniz, deneyimleriniz olsa bile arada kaynayıp gitti.
     Eğer siz yurttaşlar olarak, toplum çatısı altında birey yanını güçlendirmiş olmanın sorumluluğu ile şöyle bir derlenip toplanın bakalım. Hesap sormaya kalkın bakalım. Sevabına şirket adamı gibi yetiştirilmiş idarecilerin biber gazı, cop, kelepçeden oluşan küresel malzemeleri ile idareden geldikleri, sizin yurttaş olduğunuzun size hatırlatılması gecikmez. Köprünün altında ölüp giden minübüs yolcusunun ayaklanmış yakınları olmaktan çıkarılır; "şov yapıp, ideolojik davranmakla" suçlanırsınız.
     Geçmişin, modernitenin hak, hukuk, adalet, yetki, görev, sorumluluk içeren vatandaş tanımı yerini piyasanın yeni icatlarına bıraktı. Şimdi artık yeni kurbanlar, yeni kurban etme biçimleri var. Kapalı yerde sigara içerseniz, aşırı hız, hatalı sollama yaparsanız, hayvanlara kötü muamele yaparsanız aşağılanmayı, cezalanmayı hakedersiniz. Günümüzün modası "kamu spotları"nda görüldüğü gibi çocuk muamelesi görür, nasihat alırsınız. Ama bir köprünün bakımını ihmal ederek, babanızın, yeğeninizin ölümüne yol açsanız bile suç-suçlu-olay; yetki-sorumluluk arasındaki bağın kafada kopartılması nedeniyle huzur içinde hizmete devam edersiniz.
     Huzur, dedim şimdi aklıma geldi. Müşteriler ve tüketiciler günlük gerginliklerden, dünyanın kötü gidişatından kaçınmak için alışveriş merkezlerine, parlak ışık altında kutsanan dünya nimetlerine sarılırmış. Dinlerin sık sık anımsattığı ölümü bile unutturan piyasadaki bu kaçıp kovalamaca, araba üzerlerinde asılı gördüğümüz "Huzur İslam'da" söylemini, kapitalizme yeni cila çeken AKP'ye kurban etmesin.

 Karikatür (Ayhan Kiraz) ve Fotoğraf: Çaycuma Sanat
29 Nisan 2012  
iakyurek1@hotmail.com  
        







Çuvala doldurulmuş kediler zamanı
Aziz Nesin bir kitabında, padişahlardan birinin zamanında İstanbul’da çuvala doldurulup adalardan birine bırakılan kedilerin durumunu anlatır. Sokakta birbiriyle gezip oynayan o kediler çuvala girince birbirini tırmalamaya başlarmış.
Günümüzde o kedilerin durumunu fazlasıyla yaşıyoruz. Aynı sosyal sınıfın insanları piyasa ekonomisi çuvalının içini doldurdukça saldırganlığın, şiddetin boyutları artıyor. 
Sağlık sisteminde yapılan düzenlemelerle millet eski dertler bitecek, bıçak parası kalkacak, istediği hastahaneye gitme özgürlüğüne kavuşacağını sandı. Şimdi asıl kavganın, yeni düzenin daha başlarındayız. Millet şimdi, son 60 yıldır kendisini idare eden “milletin adamları”nın başına yol açtığı çaresizliğin acısını benzerinden; karısından, çocuğundan, eczacısından, doktorundan, işçisinden, öğrencisinden, öğretmeninden, mühendisinden çıkarıyor. 
Söylemekte zorluk çektiğimiz, karşılığı olan Türkçe anlamın ne olduğunu bile bilmediğimiz meşhur “performas” sözcüğü ekrandaki yarışmalardan fabrikalara, okullara, hastahanelere, mahkemelere sokulmaya başladı. 
Önceden kamunun hastanesinde kalabalıktan, yetersizlikten, beceriksizlikten ilgi görmezdiniz çaresizdiniz, şimdi fazla ilgiden (her hasta, her tıbbi işlem, her icat edilen hastalık, ilaç para demek) oluşan kalabalıktan sonra yine çaresizsiniz. Ha en baştaki cumhuriyet, ha şimdiki cumhuriyet; değişmeyen tek şey büyük çoğunluğun maddi-manevi çaresizliği.
Çaresiz olan ne yapar? Normal bir kafa, bilincinde olan kafa derdini oy verdiği partinin kapısına giderek anlatır, dilekçesini yazar, meslek örgütü, sendikası, derneği varsa gider yardım ister, bir bilene danışır, olmadı çevresine kendi benzerlerini toplar söke söke hakkını ister. Eskiden bu tür yasal yurttaşlık görevini eksiksiz yapma girişiminde, yeni hak isteğinde olanlara “komünist” denirdi, şimdi “terörist” deniyor. Çaresizlerin nefretinin yöneltileceği toplum kesiminin ismi değişti sadece.
Toplum çözüldükçe, yurttaşlık tüketici davranışına, dayanışma da profesyonel kurumlara havale edilince; köşeyi dönmenin araçları, fırsatları kalabalıklara sunuldukça tabancalar, bıçaklar, küfürler çaresizliğin ifade araçları oldu. Yumruk kullanmak bile eski moda oldu.
Bir elin parmaklarından çok kitabı dilimize çevrilen Arno Gruen okuma yazma bilen herkesin anlayacağı dilden yazıp, bir yanılgıya dikkat çekiyor;“bizi tehdit eden çaresizliğin kendisidir, ona neden olan durum değil. Böylece kendi çaresizliğimizi ortaya çıkarabilecek her şeyden intikam alırız."

Dikkat edin “neden” diyor, “durum” diyor; yani benim anladığım sistem, düzen, koşullar demek istiyor. Yani sağlık sisteminin nasıl olmasını emreden Dünya Bankası, bu bankanın ülkemizdeki adamlarının ve kadınlarının örgütlenip toplandığı TÜSİAD, TUSKON asıl tehdittir, diyor. Bu örgütlerin yüzlerce üyelerini bir seferde uçaklarına alıp Afrika’da, Ortadoğu’da müslüman piyasası yapan iktidar adamları demek istiyor.
Düzene uymama çabasındaki biz iyiler masumca ne bekliyoruz? Dünya Bankası’nın elebaşısına bıçak çekecek, TUSKON’ın camına taş atacak, IMF’ye küfür mesajları gönderecek, AKP'nin kapısına paranın uşakları yazacak bir çaresiz mi bekliyoruz?
Kendini sağ veya sol etiketlemiş, eğitimli eğitimsiz, makamlı makamsız  olması fark etmez; çaresiz, şiddetin her türünü denese ben yine razıyım. Bir de kendi benzerini korkusu nedeniyle hor görür, bir yandan da kendini aşağılanmış hissedermiş çaresiz. Bu hissin üstünü örtmek için güç arayışına girermiş. Gruen yine hepimizin, milletimizin anlayacağı dilden devam ediyor. “Bu yüzden ezilenler, başkalarını ezebilmek için ezenlerin tarafına geçer.”
İşte trajedinin en kocamanı, klasik sanatın tükenmez kaynağı…
12 Eylül anayasası’na verilen yüzde 92’lik, bu milli anayasanın vaat ettiği ekonomiyi (sağlık, adalet ve eğitimi bir şirket, tüccar gibi çekip çevirmek) yönetmeye aday olan partilere dünden bugüne verile verile yüzde 50’yi bulan millet desteğinin arkasındaki ruhsal sıkıntıyı, arızayı anlayabildiniz mi? Bu arızayı; milleti aptallaştıran korkuyla açıklayıp yüzdeli açıklama yapan çağımızın Nasrettin Hocası Aziz Nesin’i unutmak mümkün mü?
Az önce başıma geldi. Telekom’dan aradılar. Gariban belki sözleşmeli, belki taşerona bağlı; kadıncağız otamatiğe bağlanmış gibi dayanılmayacak kadar uzun konuşma ile yeni tarife fırsatını anlattı. Kızıp parlayacaklar için kayıt altında olduğum uyarısını yaptı. Kızsanız başka başka olup başkalaşacağız, horlaşacağız. Biliyorum ki O da, Ben de; K.Evren-T.Özal ortaklığıyla azan bu sistemin kurbanlarıyız. Ama; kızgınlığın enerjisinden bir şey yaratmak zorundasınız ki, ruhunuz yara almasın, kendimizi ezik hissetmeyelim. Ezikliği benzerimize aktarıp, kötü ilişkili adamlara yaslanıp huzur aramayalım.
Bu durumda ben içinde sürüklendiğimiz sistemi içimize yavaş yavaş sindirten, uyuşturucu şebekesinden farklı görmediğim reklamcılarla dalga geçerek rahatlıyorum. Kişisel/toplumsal tarihinin sıkıntılarını reklam suratına, markaya çevirerek mallaştıran, masa başında çözümlemesi yapılan hedef kitleyi de mallaştırma çabasına giren, küfürlü filmlerle kasasını dolduran Cem Y. benim için üzerinde çalışılacak bir adam yüzü epey zamandır.
23 Nisan 2012
iakyurek1@hotmail.com 


   
Faili Kamuda Dönüşüm
Eser Sandıkçı yazdı:

     



"toplum bitti, ölüm bitti, hadi dağılın bakalım!"
   30 yıl önceki ölüm algısı ile bugünün ölüm algısı nedir araştırılmaya değer. 30 yıl önce mezarlar yerleşim yerlerinin yakınındaydı. Cenazeler evden camiye sokak aralarından toplulukla birlikte taşınır, yol boyunca insanlar işini gücünü bırakır saygı için ayağa kalkardı. Cenaze evine yakın bulunan komşular radyonun, televizyonun sesini kısardı. Kısacası, ölüm yani hayatın sınırlı olduğu düşüncesi günlük hayatın içinde çoluk-çocuk, yaşlı hep algıya açıktı.

    Günümüze bakarsanız ölümün geride kalanlara bir ders, sorgulama, hayatı anlamdırma fırsatı olmasını bırakın ölen neredeyse bir ceset olarak algılanıyor. Cenaze törenleri ayıp olmasın diye ortada boy göstermenin, ilişkileri geliştirmenin fırsatı oluyor.

    On yıl öncesine ait gazetelerden kestiğim iki küpürdeki fotoğrafları anımsıyorum. Birinde bankanın içinde bir emekli kuyrukta ölmüş, yurttaşlar işlemlerini sürdürüyor. Öteki küpürde ise, plajda kumsalların üzerinde boğulmuş bir insan duruyor. Öteki yurttaşlar güneşlenmeye, yüzmeye devam ediyor. Burada “yurttaş” dediklerime aslında tüketici demek daha doğru.


    İngiltere’de Margaret Thatcher 1980’lerde madenleri kapatırken, direnen madencilerden beşini mezara gönderirken; “toplum diye bir şey yok, sadece bireyler ve aileler var” derken, aslında yurttaşlığın bittiğini açıklamıştı tüm dünyaya. Bu zalim kadının bizdeki kan kardeşi Özal aynı yıllarda “benim memurum işini bilir” derken kamusallığın, yurttaşlığın özelleştirilmiş yeni durumuna davet ediyordu herkesi.

    Özal’ın kuşkulu ölümü, ölüm nedeninin bugün de süren belirsizliği modernizmin kesinliğinin bitişinin de simgesi oldu. İyice azgınlaşan serbest piyasa kuralları ile tüketicinin yaşamındaki belirsizlik, geleceğin kestirilemezliği iyice arttı. Gelecek için kaygı duymak günlük hız içinde yitince, yaşamın sınırlı, insanın ölümlü olduğu unutulmaya başlayınca günü yaşamak, şimdiyi hazla dolu tamamlamak tüketicinin hırsı oldu.

    1992’de Kozlu’da 263 maden işçisi grizu patlamasında öldüğü zaman o bildik geleneksel devlet töreni bile yapılmamıştı. Cenazeler pikapların arkasında kentin içinden kaçırılırcasına parça parça köylerine gönderilmişti. Sadece; aynı köyden olan madencilere Yenice’de resmi tören yapılmıştı. Patlamanın üzerinden daha dört beş ay geçmeden, daha yerin altında çıkarılmamış ölüler varken şehir stadında yapılacak Hülya Avşar konserinin çağrısı asılmıştı caddeye. Önceleri, ülkemizin ilk özel radyosu olan Ereğli Kömür İşletmesi (EKİ) Radyosu müzik yayınlarını kestiği zaman ocakta ölüm olduğunu anlardınız. Bir toplumsallaşma olgusu olarak ölüm algısının bozulması, toplumsallığın da bozulduğunun kanıtı günümüzde.

     Halbuki, 1983 yılında 12 Eylül darbesinin izleyen yılda Kenan Evren-Turgut Özal kardeşliğinin azgın yıllarında, devlet mallarını şirketlere yağmalatmanın yasalarının hazırlandığı yıllarda Kandilli'de 103 madenci grizu patlamasında öldüğünde bölgede devlet töreni yapılmıştı. Demek ki, o yıllarda kamu geleneğinin parçası olarak işçinin yine de değeri varmış.

     Günümüzde gittikçe yaygınlaşan mobese kameralarından verilen görüntülerle kazalar, ölümler, kurbanlar iyice seyirlik hale getiriliyor. Kazaların nedenleri kurbanların toplu olarak suçlanması sonucu arada kaynayıp gidiyor. Ya da medyada kurbanın yaşamının pelte haline getirilmiş duygusallıkla  öykülendirilmesi yüzünden nedenler unutulup gidiyor. Daha kötüsü nedenlerle mücadele etmek önemsizleşiyor. Bırakın mücadeleyi; "ters yöne açılan bir pencere olarak TV'nin resimleri bir odaya bakar ve dış dünyanın zalimliği samimi ve sıcak hale gelir (Jean Baudrillard /Tüketim Toplumu)”.

     Günlerin sayılı olduğu, ölüm akıldan çıktığına göre; toplulukları öteki dünya ödülü-cezası ile uyaran dinlerin durumu ne olacak? Toplumsal, kamusal hakların inişe geçmesi yüzünden irili ufaklı cemaat egemenliği öne mi çıkmış oluyor? Şirketlerin, "sivil toplum" örgütlerinin sosyal sorumluluk projelerinin yaygınlaşması dayanışmanın özelleşmiş hali mi oluyor?

     Geçenlerde Erzurum’da beş TEDAŞ işçisi baraj göletinde buz parçalarının arasında boğulurken saatlerce devleti ve taşeronu olan şirketi bekledi. Diyelim ki, Özal olay yerine kalktı geldi; “allahını, peygamberini seven yardım etsin” diye bağıran biri devlet, dördü taşeron işçisi olan garibanlara ve çevrede biriken kalabalığa dönüp kızgınlıkla şöyle seslenirdi: "toplum bitti, ölüm bitti, hadi dağılın bakalım !"


16 Nisan 2012
iakyurek1@hotmail.com 

 Evren’in Zonguldak ziyaretine anlam verilemedi”
Kenan Evren 11 Kasım 1997 Salı günü kentimize ziyarete gelince yerel gazetelerimizden SUSMA habere yukarıdaki başlığı atmış.
Alt başlık olarak şunlar yazılı: Deniz Kulübü’nde onuruna verilen yemeğe demokrasi platformuna üye bazı kuruluş yöneticilerinin katılması tepkiyle karşılandı.”
Dönemin ÖDP İl Başkanı Mustafa Akgün, SİP İl Başkanı Recep Adıgüzel ve Emek Partisi İl Örgütü yaptıkları açıklamalarda yemeğe katılan düzenbazları bir güzel kınamışlar.
Anadolu Folklor Vakfı’nın gariban elemanları ise “milli giysilerle” darbeciyi ve yemekçileri gösterileriyle heyecanlandırmışlar.
Yemeğe 120 kişi davet edilmiş ancak sayı 300’ü bulmuş.
Vali Sami Seçkin tarafından durup dururken “emeğin başkenti”ne davet edilen “7.Cumhurbaşkanı Kenan Evren”, camlı köşkte basın toplantısı yapmış. Şeriata veryansın etmiş, kendisinden de “Atatürkçü Genç” olarak söz etmiş.
Öteki partileri sorarsanız CHP, DSP falan hepsi yemeğe koşmuşlar. Haber küpürünün yanına aldığım nota göre önceki dönem CHP Zonguldak Milletvekili Harun Akın da (O dönem CHP Zonguldak İl Başkanı olmalı) yemekçiymiş.
Çoğu erkek ve çoluk cocuk sahibi olan bu kalabalık (işadamı–bürokrat) için “hepimizin devleti”; “güç, iktidar, para”ya giden en kestirme yol demek...
Bu tür yemekli toplantılar ise devletle ilişkiye girmenin en somut, en haz alıcı-verici gösterisi olur çoğunlukla…
Darbe sonrası yaptığı konuşmalarda bir şef garson kadar maaş alamamasından, işçi ücretlerinin yüksekliğinden yakınan bir asker cumhurbaşkanı’nın yemeğine katılmak bir teşekkür yerine neden geçmesin.
Devletin malı, mülkü, kıyısı, ihaleleri, memuru, bürokratı, milletvekili, taşı-kömürü ile "saygın-hayırsever" işadamı olmanın açık saçık, şeffaf örneklerini sergileyen “zonguldak sevdalıları” bu yemekle geçmişine ve geleceğine sahip çıktı bence…
Haberleri izlerseniz bilirsiniz, şimdi moda; Evren’in isminin verildiği okul, cadde, meydan gibi yerlerden isminin silinmesi. Son olarak, İstanbul İl Genel Meclisi’nin CHP’li üyeleri silme işlemleri için toplu önerge vermişler; levhalardaki demokrasi ayıbı olan isim kalksın, demişler.
Bu eylemin gösteriş olarak kalmaması için darbe hükümetlerinde bakan olarak yer alan sosyal demokratların, darbecilerle yüzgöz olanların arşivlerden bulunup ayıplanması ne iyi olur?

10 Eylül 2009
       




    
Çayırda arkamda iki karbuz kabuğu, üç poşet bırakırsam "sayın hayvan"ım, Kozlu'nun çayırlarında, kıyılarında çok katlı binalara özgürlük tanırsam...

Evet bildiniz...Zonguldak Belediye Başkanlığı'na değer görülen aday adayıyım.
Baklavacıdan bir kutuyu götüren çocuk "eğitilmesi, ceza kesilmesi" gereken zavallı bir suçludur; herkesin parasının bulunduğu kamu bankası kasasından dağıtılan “parti” etiketli politik krediyle zirveleri bulan markalı tatlıcı, şekerlemeci saygın, işsizlere ekmek veren bir girişimcidir.
Şu acayip çelişki hep kafamı yorar: Bütçesi orta halli, sağcı solcu demeden, düz normal vatandaşlar tatlıcıya neden saygı duyar; kendi sosyal benzerini, bir alt sınıfı neden sadece sever. Bir haksızlık gördüğünde tatlıcıdan geleni içine atar, karnından konuşur, eşitinden gelen haksızlık karşısında sinirlenir, peşini bırakmaz.
Hastanede doktora bıçak çeken hasta yakını, aynı bütçeden pay aldığı öğretmene biber gazıyla iç savaşı yaşatan polis, grev yapan çöpçüye kızan eczacı, dükkanını hak aramak için meslekdaşları ile beraber kapatıp eylem yapan eczacıya kızan çöpçü, genç yaşında oturduğu evin benzerinde oturan vatandaş-çiftçinin sorusu karşısında öfkelenip anasını alıp gitmesini tavsiye eden baş politikacı gelişip serpildikleri aynı bozuk düzenin kurbanıdırlar aslında.
Yazar Metin Çulhaoğlu; bir yazısında çöpçü eczacı, eczacı çöpçü karşısında vatandaşlığı anımsıyor yorumunu yapar. Yani sendika hakkı, iş güvencesi, harçsız üniversite istekleri bizim vatandaşlık tanımında yer bulmuyor.
İyi ki kitaplar var. Kendi benzerini aşağılayan, ezen, suçlayan insanın aslında kendinden duyduğu nefretin sonucu hıncını eşitinden çıkardığını yazar kitaplar. Çoluğunu, çocuğunu, sevgilisini, patronunu kesen, bıçaklayan, kurşunlayan üçüncü sayfa adayı, tıkır tıkır işletilen haksız düzenin kurbanıdır gerçekte.
Yaşam deneyimi olanlar çok zor zamanlar geçiren bunalımdaki karşısındaki iyi insana şu çok bilinen ruhsal öneride bulunur: kendini suçlama!”.
Artık biliniyor ki, kendini suçlamaya devam edersen; sen öfkeli, şiddete yakın bir öğretmen, baba, polis, anne, gazeteci, işadamı adayısın. Başkasına zarar veremediğin durumda ise iyi insan adayı olarak kendini yiyip bitirirsin.
Benim insan deneyimim; eşitine, kendi gibi olana, ait olduğu sosyal sınıfın insanına; iş, ev, okul, sendika, dernek arkadaşına saygı duyan, onlardan öfkesini esirgeyen insandan kötülük gelmeyeceğini barındırıyor.
2000’lerdeki “kriz"de yazar kasasını başbakanlığın merdivenlerinde Ecevit’in önüne fırlatan esnaf; çoluk çocuğundan, arkadaşlarından esirgediği öfkesini en verimli biçimde değerlendiren, kendini ve ülkesini en iyi temsil eden, bize zor zamanlarda ne yapmamızı öneren dünya insanıdır.
12 Ağustos 2011


ÇOĞALAN HUZURSUZLUK: NARSİSİZM
Gözlemişsinizdir, çocuk bir becerisini gerçekleştirirken çevresinde kendisini onaylayan, izleyen gözler arar. Bu durum doğanın dengelerine uyumlu sosyal, sosyalist yaşamın, insanın insana gerekli olduğunun bir göstergesi gibidir.
Becerisinin gerçekleşmesi sırasında çevresi tarafından azarlanması, fiziksel bir engelle karşılaşması, engelliye dönüştürülmesi, yoksun bırakılması sosyal huzuru bozar. Yakın çevrenin gözetiminde, onun güvencesine bağımlı çaresiz canlı yeryüzünün araçlarıyla tanışma deneyimi çabasında destek görmezse tamamlanmamış gereksinmesini unutmaz.
Hayvansı içgüdüsüyle dünyaya giriş yapan bebek, engellenmenin ötesinde başarısız kalan deneyimi sonrası bir de şiddet görürse, bu davranışın acısını öncelikle yakın çevresinden ve doğadan başlayarak çıkartır.
Yıllar önce bir gazete, ülkemizde insan bağımlılığının artışını, bir bilenin açıklamasından yararlanarak haber yapmıştı. Bu nasıl bir durum olabilir diye şaşırmıştım.
İçkili dernek lokalleri bol bizim şehrin adamlarının arkalarını günışığına, denize dönerek, yüzlerini birbirine esir ederek grup halinde yaşamalarına da bir süre anlam verememiştim. Deniz gören yöne boydan boya limanı, sandalları, güneşi gösteren dev bir afiş assanız; rüzgârı, denizin kokusunu, bulutları aramayacak, zaten az sonra da kızışıp kapışacak bu adamları birbirine çeken-iten ne olabilirdi? Hele, izbe hanlara sıkıştırılmış dernek lokallerinin ve buradan yolu geçen beyni alkol, futbol, at yarışı, kumar, palavradan siyaset dolu adamların eve dönüşleri sonrasında yaşattıklarını düşünmek bile istemiyor insan.

'SEN ÖZELSİN'

Kemal Sayar'ın "Sohbet ancak diğerkamlılığı yücelten, narsisizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir" vurgusu; kendini kanıtlama, en çok bildiği alandan hayranlık toplama huzursuzluğundaki günümüz insanının grup halindeki yalnızlığını, cahilleşmesini de ele verir.
Cahilleşme... Çünkü, günümüzde kitap satışlarının düşmesinde sözü geçmeyen iki neden olduğunu seziyorum. Birincisi, kendi ilgi alanına kapanan narsisistin kitabı, sanatın ve yaşamın öteki alanlarını küçümsemesi. İkincisi, yaygınlaşan ruhsal çökkünlük nedeniyle kitap sayfasına, sanat yapıtına bir türlü yoğunlaşamaması. Böylece, insanla olduğu gibi, kitap ve sanatla da sohbet kesiliyor. Geriye, tek kalan bireyin tek becerisini "ben" sözcüğüne yaslanarak kafamıza kakması kalıyor. Amerikan kültürünün parçası olan "sen özelsin" propagandası, bizim kültürümüzde şimdilik narsisistin beden işaretiyle yürütülüyor.
Son belediye seçimlerindeki parti afişlerini semt semt gezip fotoğraflamak için dolaşırken ilk kez şaşırarak içimden afişteki adamlara öfkeyle karışık acımak geldi. Afişteki adamların gizli bir huzursuzluğu barındırdığını farkettim. Çünkü bu adamlar sonunda bir sosyal ilişkiler toplamını, bizi temsil ediyor. Gücün tepesinde aday oldukları için sahte bir özgüvenle açık saçık, şimdilik reklamcıların elinden geçmeyen saf duruşlarıyla ortalıkta teşhir durumundalar. Bir çeşit giyinik pornografi, belki de ruhsal pornografi...
Afışlerdeki adamların huzursuzluğunu sağlı sollu dernek, parti, sendika etkinliklerinde yalancı parıltı saçan, baskın geveze tiplerin ortak karakterlerinde daha önce de gözlemiştim.
Neyse ki yeni kitaplar, makaleler var. Meğer günümüz narsisizmi yani büyüklenmecilik, ben-merkezcilik bir hastalık gibi yeryüzünde gittikçe yayılıp saçılıyormuş. Çocukluktan yetişkinliğe kafana ve duygularına ne kadar vurulmuşsa ya da düzene uyum gereği pohpohlanmışsan, yarışmacı ilişkiler içinde kullanılmışsan, beceri girişimlerin, deneyimlerin, sosyal, doğayla uyum içinde olman ne kadar çok engellenmişse hindi gibi kabarık gezme kapasiten, bu kapasitede birikmiş enerjiyle bir sarhoş gibi doğaya, insanlara toslayıp huzursuzluk yaratman sıklaşıyormuş.
Doğa, bilim bu engelli durumun aşılmasına çözüm bulmuştur, sevelim destek olalım diye iyimser iyimser düşünürken Cüneyt Evren'in "Narsisistik kişilik sevilmekten ziyade hayranlık duyulmayı bekler", "narsisistik kişiliğin en şiddetli durumlarında sevme kapasitesi yoktur, ki bu aslında patolojik narsisizim için tipiktir" satırlarını okuyunca birbirimizi sevelim sayalım oyunlarının ötesinde durumun çok daha karmaşık olduğunu kavradım. Demek artık zamanında sevgi olarak alınmayan bundan böyle hayranlık beklentisini karşılayacak araçlardan alınacak.

İŞBİRLİKÇİLİK
Anlaşılıyor ki, geç kalan sevgi, dayanışma hiç işe yaramıyor. Üstelik engelli, bu geç kalan sevgiye iş işten geçti dercesine kuşkuyla, saldırganlıkla yanıt vererek bizi şaşırtıyor. Daha beteri, engel çıkartan zamanın ana, baba, öğretmen, devlet, sistem, ideoloji, din neyse o gücün rolünü benimsiyor, taşıyor, aktarıyor. Tecrübesiyle sabit, hafızaya alarak kilitlediği o rolleri evindeki, işyerindeki, derneğindeki öteki insanlara aktaracak fırsatı sunan sosyal mekanların, ilişkilerin bağımlısı oluyor, ancak öyle kendini güvende hissediyor. Sanat, medya, siyaset, teknoloji gibi engelli durumların gizlenmesini kolaylaştıran araçların içine sığınıyor, küçük bir aferin adına güç ve hayranlık beklentisi biriktiriyor, kendisini kullanıma açıyor, çevresindekileri de kullanıyor.
Bizden çok önce kapitalizmle, hem de en azgın kapitalizmle tanışan ABD'den bir yazar, Christopher Lasch, "Narsisizm Kültürü" isimli kitapta "Narsisizm, geleceğe ilgisini yitirmiş bir toplumdaki karakter yapısının bildik bir biçimi olarak ortaya çıkar" derken ekonomide, siyasette, ailede, fabrikada başına çuval geçirilmiş, devlet güvencesi altında yüzde yirmilik beş ayrı gelir uçurumu dilimine bölünmüş, IMF Türkiye Masası şefleri Ankara sokaklarında huzur içinde dolaşırken öte yanda onuncu yıl marşıyla şişirilmiş, beri yanda ise hayırseverlik duyguları mıncıklanmış bir ulusun yurttaşlarının aşağılanmayı dengelemek üzere geliştirdiği karakter parçalarını bugünün ilişkilerinde gözlüyoruz. Ve şu beş temel davranışı doya doya yaşıyoruz: Saldırganlık; şüphecilik; faydacılık; kıskançlık; kendini iyi ve güvende hissetmek için gücü, sermayesi, şöhreti, markası, makamı olanlarla açık ya da örtülü işbirlikçilik.
İlk dördü insanlık durumudur anlaşılır, paylaşılır. Sonuncusu trajik. Çünkü kötülerin, zalimlerin deposunu dolduran enerjinin büyük bölümü buradan geliyor.
19 Aralık 2006  Birgün Gazetesi


Yükselen Moda: Hayırseverlik

Bir ülkenin yeniden yapılandırılması gerçekten zor.
Anadolu Ajansı kaynaklı, 3 Temmuz 2004 tarihli Birgün Gazetesi’ndeki şu habere bakın:
Dünya Bankası Türkiye Ofisi, Küçük Hibeler Programı (KHP) çerçevesinde “Marjinalleşmiş Muhtaç Grupların Güçlendirilmesi İçin Vatandaş Katılımı” konulu proje yarışmasında dereceye giren ve hibe almaya hak kazanan beş sivil toplum kuruluşuna 15 bin dolar hibe yardımında bulundu. Hibe alan kuruluşlar şöyle: 6 Nokta Körler Derneği, Kadın ve Sosyal Hizmetler Vakfı, Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı, Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği, Ankara Barosu Çocuk Hakları Kurulu
Bir de SRAP var. Yani; “Sosyal Riski Azaltma Projesi”. 2001 ekonomik balyozundan sonra faaliyete geçen; Dünya Bankası ile ortak yürütülen bir kamu çalışması... 
Yıllardır kafamıza vura vura ezberletildiğine göre ülkemiz imtiyazsız, sınıfsız, bir güzel kaynaşmış insanların barınağıdır. Zaman zaman Türkiye İstatistik Kurumu’nun milletimizi beş ayrı gelir dilimine bölünmüş gösteren, ancak hiç de kötü niyet taşımayan  açıklamaları  yayınlanır. En üst ve en alt gelir grupları arasındaki uçurum sayılarla gazete haberlerine dökülür. Bir günlüğüne şaşırır, suçluluk duyarız belki de, sonra bilinçaltına postalarız sayıları. Aslında kaçarız. Bu kaygılı kaçış sırasında pazar ekonomisine, teknolojiye, büyümeye, medeniyete düzülen övgüler, çeşit çeşit milliyetçilikler, dinsel ezberler, dualar, marşlar ıslık niyetine geçer bir bakıma.
Kendini aşağılanmış hissedenin çaktırmadan kendini yüceltme, gurur yapma oyunu; histeri dolu toplu gösteriye dönüşür adeta.
Deniz Feneri Derneği ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni (ÇYDD) ortak paydada birleştiren de bu tarihsel - zihinsel kaçıştır aslında. Sağlı-sollu iki farklı yöne kaçsalar da bu kaçışın arkasında tüm zamanların sınıfsal çelişkisini, çatışmasını yedirememek var. Deniz Feneri; sanki bilinemez doğa güçleri karşısındaki çaresizleri; ÇYDD ise, sanki açıklanamayan, gizemli ekonomik - toplumsal güç ilişkileri karşısında yorgun düşenleri kendisine çeker. İkisinde de hayırseverliğin nesnesi olan, bu durumu kendisi de içselleştirmiş kalabalıklar var olur. Şunu da unutmamak lazım, hayırseverlik kampanyaları her zaman eğlendirir, keyif verir, insanın içindeki suçluluk duygusunu alır.

Bir de şu içler acısı duruma bakın: “Anadolu’da Bir Kızım Var Öğretmen Olacak”, “Yatılı Bölge Okullarını İyileştirme” projeleri ile ÇYDD sanki Afrika’ya doğru medeniyet için yola çıkmış bir misyoner topluluğudur. Dünya Bankası emirleri gereği kamunun sosyal işlevinin azaltılıp yok edilmesi sonucu ortaya çıkan yıkıntılara ÇYDD; dev şirketlerin (Danone, Turkcell, Eczacıbaşı, Banvit)   “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” projelerinin ortağı olarak  koşmaktadır. Sanki deprem olmuş, nedenleri konusunda yorum yapılması, konuşulması, tartışılması yasaklanmış. Sadece, yıkıntılara yardım eli uzatan çaresizlerin çırpınması var ortada.
Bir başka cemaat ilişkisini çağrıştıran ÇYDD’nin hayırseverlik çalışmaları; işten atılmalara, iş cinayetlerine karşı harekete geçen, kazanılmış sosyal haklarına sahip çıkan, kendi gücüne güvenen örgütlü toplum kesimi karşısında neden kaskatı olur?
Benim anladığım; imece, dayanışma, yardımlaşma eşitler ya da eşitlik arzusu, düşü, mücadelesi  içinde olanlar arasında olur. Eşitlik ille de gelir eşitliği anlamında değil, öfkeleri aynı tarafa dönük olanların eşitliği…
Sömürü ilişkileri içinde gönüllü, tercihli yer almayanların; sadece hayırseverlik gösterisinde temas edenlerin değil, birlikte oturup kalkanların eşitliği, benzerliği
Deniz Feneri’nin yardım paketini, ÇYDD’nin projelerini alırsan İMF niyet mektuplarını, AB’nin gözden geçirme raporlarını, Dünya Bankası’nı ve silahlı koruması NATO’yu; NATO kafalı ulusalcılığı da beraberinde kabullenmiş demeksin.
Bakunin; doğa, insan hatta hayvan sevgimizi tartmada da faydalı olacak ne hoş söz etmiş: “ezenlerden nefret etmeden, ezilenler sevilemez”
Bugünlerde daha sık soralım birbirimize; nefret var mı, nefret!

Şubat 2008


Suç duyuruları nereye gider ?
Savcılar, yargıçlar nerede yaşar?

Haberi şimdi okuyup bitirdim.
Gelin kendi başımıza gelmiş gibi yapalım.
Ankara'da BES Sendikası üyesi, İcra Mahkemesi’nde Müdür olan Anne, kızının eski sevgilisi tarafından durakta bıçaklanıp öldürülüyor, 17 yaşındaki oğlu yaralı kurtuluyor.
Daha önce “öldürüleceğiz” diye devlete başvuruda bulunan aileyi, yani memur olan Anneyi, yine devletin memuru, savcısı, polisi koruyamamış.
Koruyamayan savcıyı, polisi ne yaparlar bilemem.
Gazete haberlerinde sıkca okuruz. “…..savcılığa suç duyurusunda bulundular”.
Güven duyarsınız, harekete geçecek bir kamu gücü vardır en azından…
Öte yandan kuşku duyarsınız benim gibi. Suç duyurularını alıp harekete geçmeyen savcılar, yargıçlar kimdir, nerede yaşarlar sorusunu içinizden yinelersiniz.
Bu yaşımda, sosyal hayatın içinde bugüne kadar ancak bir savcı, iki yargıç (ADALET) ile karşılaştım.
Hayatımda üç doktor (SAĞLIK), üç öğretmen (EĞİTİM) tanıdım dersem garip karşılarsınız.
O zaman soru kendiliiğinden geliyor: Savcılar ve Yargıçlar nerede yaşıyor? 
Haberlerde okudum. Zonguldak Barosu’nun son genel kuruluna savcı ve yargıçların katılmaması tepki çekti, diye.
Yukarıdaki sorumla ilgisi var mı bilemem.
Ey Baro; güncel hukuk uygulamaları, hak-adalet kavramları, bu kavramların para pul, güç ilişkileri içindeki yeri, bu ilişkiler içinde avukatların, savcıların, yargıçların yeri konusunda bir söyleşi ortamı yaratsan ne iyi olur.
Ey kadınlar; evinde eş, çocuk, torun yetiştiren; evi, erkekleri, çocukları çekip çeviren, kontrol altında tutan kadınlar…
Evde, yani sınırlarınızda yetiştirdiklerinizin, eşik dışındaki yaşamlarından da sorumlusunuz.
Gelin; sokağı, dernekleri, sendikaları, partileri de çekip çevirin masum erkekleri yalnız bırakmayın.
20 Ekim 2010

> > Cinayet, adım adım geldi
Birahane ruhsatı nedeniyle 3 kardeş tarafından öldürülen MHP'li Belediye Başkanı Nail Sancak'ın iki kez ölüm tehditi aldığı için suç duyurusunda bulunduğu ancak kendisine koruma verilmediği ortaya çıktı.
 http://www.yeniasir.com.tr/UcuncuSayfa/2010/10/26/cinayet_adim_adim_geldi




KADINLAR BURADA, ERKEKLER NEREDE !

  Geçtiğimiz günlerde 11.İstanbul Bienali çalışmalarını izlemek için Tophane’deki eski tütün deposu  ve Karaköy Rıhtımı devamındaki eski antrepo binasındaki sergilere kapandım.

  Durup dururken izleyiciler arasında kadınların fazlalığı dikkatimi çekti. Her 10 kişiden 8’i gibi…
  Dönüşte otobüste yan ve ön koltuklarda aynı anda 4 kişiyi kitap okurken bulduım: 1 erkek, 3 kadın…
  Kendi çapımdaki anketin sağlamasını da yapmış oldum böylece.
  Aslında sonuç benim için yabancı değildi. Özellikle son beş yıldır kadınların sanata ilgisinde bir artış var. Kitap satıcılarına sorun müşterileri arasında kadınların sayıca üstünlüğünü söyleyebilir.
  Yakından biliyorum; ZOKEV fotoğraf kurslarına kayıt olanların ezici çoğunluğu son yıllarda artık kadın. TED Zonguldak Koleji’nde, Çelikel Lisesi’nde, Filyos Sanat Buluşmaları’nda gerçekleştirdiğimiz fotoğraf etkinliklerine katılan öğrencilerin, gençlerin  %70’i kızlardan oluşuyordu.
  Filyos’da yaşlıca birisine bunun nedenini sorduğumda; erkeklerin ya sporda (futbolda), ya balıkta ya televizyon (internet) başında olduğunu söylemişti.
  Bunu bizim kentin yetişkinlerine uygularsanız ya kahvehanelerde, ya lokallerde alkol, kumar, at yarışı ya da parti binalarında politik gevezelik peşinde olarak açıklayabilirsiniz.
  Gözlediklerimden çıkardığım yorum şu; önemsiz, değersiz görülenin bir ayaklanması bence bu. 
  Uğradığı haksızlığa karşı çıkan toplum kesimlerinin (cins, ırk, ulus, sınıf, göçmen)  en azından bir arayışa, yenilenmeye, değişime, sokağa, sanata gereksinimi oluyor.  Kölelikten bu yana yeryüzü dersleri arasında bu var.
  Kadınlar doğrudan iletişime, sorun çözmeye önem verdikleri için toplumsallaşma sürecini artık ev dışına taşırmak isteyebilirler. Sanatı da içine alan sosyalleşme çalışmalarına katılma arzuları eşitlikten yana erkekler için bu yanıyla bir fırsat.
 60’lı, 70’li yıllarda, gençliğimizde dünyada ve ülkemizde kitap okuma ve fikir tartışması yaygınlığı sisteme isyan duygularının enerjisi içinde yer bulmadı mı?
  Ülkemize bakarsak o yıllardan günümüze, Ankara’nın asker ve sivillerden oluşan gerçek sahipleri  baktılar ve dediler ki; toplum aldı başını gidiyor. Gördüler ki, haber verildi ki; toplum kendilerinden ileri, uyanık ve bilinçli…
  Darbelerle balyozlaya balyozlaya şimdiki uygun düzeye getirdiler ki; yönetmesi, kandırması, sanattan, bilimden uzak tutması kolay olsun.
  Kadınlara yönelik bugüne özgü artan şiddetin nedenleri arasında; kadınların bugüne özgü değişim istekleri arasında ilişki var bence…
  2010

BU İNSANLAR NEREYE BAKIYOR ?
YA DA TABELA VALİSİ OLMAYIN !”

Bu yazıya iki başlık çıktı.
Birinci başlığın kaynağı, bu yıl Maden Şehitleri Anıtı önünde yapılan 3 Mart Kozlu Grizu Anma Töreni’nden...
Yani, liman arkası yolundan töreni izleyen kitle örgütü temsilcilerinin anıtın dolu tarafına, yani şimdilik yerinde duran az sayıdaki madenci isimlerinin olduğu tarafa kilitlenlenmesinden kaynaklanıyor. Yani; anıtın boş tarafını görmemenin işlerine geldiği anlaşılıyor.
İkinci başlığın kaynağı, geçtiğimiz günlerde kentimizin Valisi’ne yapılan bir dernek ziyaretinden. Vali, ziyaretçilere iş yapmayan çok sayıda dernek olduğunu hatırlatıp “tabela derneği olmayın” buyurmuş.
Bir yıl önce anıtın içler acısı durumu düzeltilsin diye iki sayfa imza toplayıp bir de Valiliğe göndermiştik. "merak etmeyin, Ağustos 2009 sonuna kadar onarım işleri bitiyor" gibisinden bir yanıt geldi. İkinci başlığın nedeni de bu yanıt.
Çok anıt görmedim, çok meraklısı da değilim. Ama yapılana da değer vermeyi isterim. Çünkü acı, öfke tazeleme, geriye dönüp bakma, barışma yerleridir anıtlar, müzeler, tarihi yerler.
Anıtları ve çevresini, bir kentin misafir odası gibi düşünürüm. Bizim kentin iki önemli misafir odası ise dökülüyor: Uzun Mehmet Anıtı ve Maden Şehitlerin Anıtı. İkisinde de zamanı gelince törenler yapılıyor. Kentin bürokrasisi, parti temsilcileri ve en önemli kitle örgütü temsilcileri Maden Mühendisleri Odası ve Genel Maden-İş Sendikası bu törenlerde, bu döküntü anıtlarda yılda bir kez yan yana geliyor, durumu gözleriyle görüyor.
Son yıllarda; "dış mihraklar"ın, "iç-yerli mihrakların" kafasına soktuğu küresel bir uygulama, bir emir var biliyorsunuz: “Kentsel Dönüşüm”.
Bu dönüşüme bizleri ikna etmek için; parasal arzu uyandıran dönüşüm hedef-mekanları önce uzun süreliğine kaderine terk ediliyor. Yani istikrarsızlaştırılıyor. Sonra gelsin istikrar sağlama nutukları, yıkmalar, taşeronlaştırmalar, bilmem kaç yıllığa kiraya vermeler, yap-işlet-devretmeler…
Bu iki anıtın, misafir odasının kötü durumu Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ZOKEV’in çalışma alanına giriyor. Geçtiğimiz aylarda Uzun Mehmet Anıtı bir ZOKEV düzenlemesi olan bir kent söyleşisinde tarihiyle gündeme geldi. Ancak kültürel değerlerin korunması için tarih konuşmak yetmiyor, başımızda ZOKEV ayaklanmamız gerekiyor.

26 Ağustos 2010



263 TAVUĞUNUZ AYNI GÜN ÖLSE…

Nasıl öldüğümüz nasıl yaşadığımızı gösterir
Kemal Sayar, Olmak Cesareti







Mart ayı Zonguldak için yas ayı dense yeridir. 
12 Mart 1965’de Kozlu madencilerinin  hak arama direnişinde  Satılmış Tepe-Mehmet Çavdar öldürüldü.  7 Mart 1983’de Kandilli’de ise grizu patlamasında 103 madenci öldü. 3 Mart 1992’de Kozlu’da yine grizu patlamasında 263 işçi öldü.
Son iki olayın sonrasında tabutlara, cenazelere, ağlayışlara, bekleyişlere, öfkelere tanık oldum. Gazetecilik hevesiyle fotoğraf çektim, insanların kendi aralarında konuştuklarına kulak verdim, gerçeği öğrenmeye çalıştım.
“Güçlü Devlet” denilince anlaşılması gerekenin sağlık, adalet, can güvenliği değil; eli telsizli, silahlı görevliler ve onların yol verdiği çenesi düşük, cenaze törenlerinde boy gösteren gösterişli partili adamlar demek olduğunu daha iyi anladım.
Her iki olayda da anlatılan üretimin zorlanmasıyla ilgili kaygılı cümlelerdi. Devlet denen mekanizma sanki bir özel şirket gibi daha çok kömür istemiş, işçisini bu yönde özendirecek, yarıştıracak sistemi uygulamıştı.
100 işçiyi kurtarabileceği söylenen gaz maskeleri ise Kozlu’daki patlama sırasında gümrük raflarında bekliyordu. “Güçlü Devlet”  para ayırıp maskeleri işçilerin beline takamamıştı.
Kozlu’daki ölümlerden sonra yerin derinliklerinden cesetlerin tamamının çıkarılması ayları buldu. Yerin altında arkadaşlarının ölüsü varken işçiler kömür çıkarmaya devam ettiler. Sakladığım gazete kesiklerindeki fotoğraflarda görüp anımsadığım gibi: Bir banka şubesinde maaş kuyruğunda emekli ölür. Ölünün bir iki metre ötesinde banka işlemlerini sürdürür sözde-yurttaşlar. Ya da plajda bir genç boğulmuştur. Hemen yanında sözde-insanlar yüzmeye devam ederler.
263 tavuğunuz aynı gün ölse, o günü olmasa bile, o ayı aklınızdan çıkarmazsınız insan olarak.
Kendi kendime dedim ki, 3 Mart’ı unutma, sakın kaçırma !
Zaten çektiğimiz fotoğraflar biz fotoğrafçıların  peşini bırakmaz.
Kendime yaptığım bu uyarının ötekine berikine acıma duygusu ile hiç bağlantısı yok.
Tersine şöyle bir toplumsal bağlantısı var:
1- Ruhsal bütünlüğümüzü korumak için ölümlü olduğumuzu unutmamak,
2 - Bu toplu kıyıma neden olanların (en tepeden başlayarak) fotoğraf sanatı ile de olsa peşini bırakmamak
3 - Beden ve düşünce emeğine, emeklerimize saygımızı yitirmemek 
4 - Kapitalist Türkiye’yi çekip çeviren medya şebekesinin ölümleri, nedenlerinden koparıp değersizleştirmesine kanmamak.
Peki, büyük madenci grevinde Ankara yollarına düşen “Emeğin Başkenti” Kozlu Grizu ölümlerinden sonra ne yaptı dersiniz?
İşçilerin sendikası ve devleti; kentin ortasında bir cenaze töreni düzenlemekten kaçındı. Cenazeler kamyonetlere konup kaçırılırcasına köylerinin yoluna postalandı. Devletin bolca dağıttığı kan parası ile bazı dini bol, sözde-kutsal aile yeniden yapılandı, yozlaştı. Cesetlerin bir bölümü yer altında dururken kent halkı, iki-üç ay sonra şehir stadında yapılan Hülya Avşar ve öteki sanatçı arkadaşlarının konserinde coştu. Tepeden tırnağa "laik, çağdaş, bilimsel bilirkişiler" mahkemeye “grizu kaçınılmazdı” raporu sundular. Duruşmalar, kentin meşhur içkili lokallerinin dört masası kadar izleyici bulamadı.
1875den bu yana Zonguldak Kömür Üretim Havzası’nda ölen işçiler adına 2003 yılında liman arkasında bir anıt yapıldı. Havzada ölen, kimlikleri belirlenen dört bine yakın madencinin isminin yazılı olduğu plaketler yerleştirildi siyah mermer duvar üzerine.
Bakımsızlık, korumasızlık, kalitesiz malzeme kullanılması nedeniyle plaketlerin çoğu paslandı, kayboldu. Yedi ay önce anıt bakıma alındı, tüm isimler söküldü yenileri yerleştirilmeye başlandı. Daha başlangıcında çalışma nedense durdu. Bu kez, PVC’den yapılmış yeni isim levhaları da leke tutmaya başladı, kimi şimdiden düştü.
Cumhuriyet tarihinin önemli, saygın enerji ve kültür kenti Zonguldak’ı  çekip çevirenler, “şehit” vurgusu ile yüceltilen madencinin ismini sağlam bir malzemeye, mermere yazmak için paraya kıyamıyor şimdi. 3 Mart 2010’da bu döküntü anıtın önünde tören yapılacak, nutuk atılacak yine.

 22 Şubat 2010      iakyurek1@hotmail.com