07 Mart 2022
İsveç'e tüymek isteyen gençlere kötü haber:
Ah şu elektrik faturaları
Biliyorsunuz herkesin bir zamanlar girmek için can attığı, girildiğinde çağ atlatacağı sanılan bir Avrupa Birliği (AB) vardı. Millet pasaport kontrolünden geçmeden seyahat edilebilecek diye havalara uçtu. Kimi de bedava yaşayacağını sandı. Oysa AB ekonomik temelli kurulmuştu ve kuralları vardı. Üye ülkeler kamu kurumlarını özelleştirip serbest piyasa kurallarına uyacaktı. İsveç gibi dinin çok zayıf olduğu toplumda yeni din yeni-liberalizm oldu. Bütün kamu kuruluşları özelleştirildi. Tabii elektrik kurumu da. İsveç’in iki temel enerji kaynağı var. Nükleer enerji santralları ve hidroelektrik santralları. İsveç’in toplam enerjisinin yarısını nükleer, diğer yarısını da hidroelektrik santralları üretir. Bir süre önce rüzgâr enerjisi yatırımları da başladı ama, henüz toplam üretimde kayda değer bir payı yok.
VERGİ KAÇIRAN ŞİRKETLERE GÖZ YUMULUYOR
Ekim’de Sosyal Demokrat Parti başkanı değişti. Magdalena Andersson parti lideri ve başbakan oldu. Çok sevinmiş, daha önce maliye bakanlığı yaptığı ve işinin uzmanı olduğu için gelir dağılımındaki adaletsizliğe bir çözüm bulur umudu taşıdığımı dile getiren bir yazı yazmıştım. İnsanoğlu işte, yanılıyor...
Europaportalen ve Dagens Nyheter de olayı hemen haber yapmış. Daha önce yazmıştım. Şirketlerin kârlarını vergi cennetlerine kaçırdığı biliniyordu. Sağcıların döneminde kâr transferine izin verilmişti. Yani vergisi ödenmeyen paralar vergi cennetlerine gidiyordu. İsveç’ten kaçırılan paraların toplamının 60 milyar Avro’nun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Oysa İsveç’teki ilk günlerimde, dil kurslarında, İsveç’te en kutsal görevin vergi ve nafaka ödemek olduğu öğretilmişti. Vergi ödemeyi insanlar için gurur duydukları bir ödev haline getirmeyi başarmışlardı. “Vergi ödemeyi seviyorum” bir slogan haline getirilmişti. Ama yeni-liberal ekonomi, ülkeye pençesini geçirirken ahlakı da erozyona uğrattı. Vergi kaçırmalara göz yumuldu. Osman İkiz Cumhuriyet
02 Mart 2022
01 Mart 2022
28 Şubat 2022
27 Şubat 2022
Lacivert Gece
Doğu Karadeniz’de bir köy halkının HES’e karşı verdikleri mücadeleyi temel alan, kurgusal/belgelere dayalı Kırlangıçlar Susamışsa (2014) adlı filmi ile tanıdığımız, yazar, yapımcı ve yönetmen Muhammet Çakıral hem senaryosunu yazdığı hem de yönetmenliğini üstlendiği Lacivert Gece filmi ile örgütlü mücadeleye inanmış emekli bir maden işçisi ve oğlu arasındaki baba/oğul ilişkisi üzerinden kuşak çatışmasını, aile ilişkileri ve kadının görünmeyen ev içi emeğini, geçmiş ve bugün üzerinden madencilerin madenlerde yaşadıkları sorunları, sorunları çözme biçimlerini dönem ve koşullar üzerinden tartışmaya açıyor.Zonguldak Maden İşletmesi’nden emekli Kazım (Metin Coşkun), oğlu Semih’in (Cansu Fırıncı) kendisi gibi madenci olmasını istemez ve oğlunu üniversiteyi okuması için teşvik eder. Ancak Semih’in ne madenci olmak ne de üniversite eğitimine devam etmek gibi bir amacı yoktur. Onun en büyük tutkusu futboldur ve bu nedenle babasını hayal kırıklığına uğratsa da üniversite sınav günü tercihini futbol oynamak yönünde kullanır. Toplumun en küçük birimi olan ailede ebeveynler ve çocukları arasındaki ilişkilerde ister geleneksel ister modern toplumlarda olsun her iki tarafın da birbirlerinden beklentileri ve bu beklentilere istenilen karşılıkların bulunamaması durumunda çatışmalar da kaçınılmaz oluyor.
Emine Uçar İlboğa Birgün
25 Şubat 2022
Mahallede sanat: Darağaç Kolektif
İzmir’in Konak ilçesine bağlı Umurbey Mahallesi, geçmişte fabrikaların olduğu, günümüzde de küçük sanayi atölyelerinin bulunduğu bir bölgeyken, son yıllarda ise sanatçıların yaşadığı ve atölyelerinin olduğu bir yerleşim yeri. Mahalle içinde sanatsal faaliyet yürüten Darağaç Kolektif sanatçıları ile sanatı, mahallede var oluşlarını ve çalışmalarını konuştuk.
Evrensel
Daraağaç24 Şubat 2022
2015 / Evrensel
Maden işçilerinin savunduğu kentEskinin Ukraynası, günümüzde ise artık fiili olarak Donetsk Halk Cumhuriyeti (DNR) olan topraklarda, yaz dönemi Ukrayna ordusu tarafından işgale uğrayan ve çatışmaların yoğunlaştığı yerleşim birimlerinin bir tanesi de Şaxtyorsk kentiydi. Geçmişi topu topu sadece 1953 yılına kadar giden ve isminden de anlaşılacağı gibi bir madenci şehri olan Şaxtyorsk’te (Şaxt: Maden, Şaxtyor ise Madenci demek) savaş başlamadan önce 50 bini aşkın kişi yaşıyordu. Bilhassa yazın, temmuz sonları ile ağustos başlarında artık herkes tarafından bilinen bir cephe halini almıştı Şaxtyorsk muharebesi.
'SAVAŞÇILARIN ÇOĞU ESKİ İŞÇİ’
Tatarin gibi o da eski bir metalurji işçisi. “Zaten bizim buradaki savaşçıların ezici çoğunluğu eskinin işçisi” diyor. Yazın 150 bin kişilik Ukrayna ordusuna karşı 20 bini geçen milislerin şu andaki sayıları ise 30 bini aşmış durumda. Ukrayna’yı “fethetme” veya “zapt etme” gayelerinin olmadığını belirtiyorlar. Söz konusu bölgelerle olası bir birleşme veya oralara ‘yardıma gitme’ durumunun ancak oralarda yaşayan çoğunluğun rızasıyla gerçekleşebileceğini söylüyorlar. 2015 / Evrensel
15 Şubat 2022
Şubat 2022 / "Denizin derinliklerinde, babam kömür kazıyor..."
Sahil kasabasında yaşayan çocukların hayatlarının tam ortasında yer alır deniz. Parkta oyun oynarken ya da bakkala giderken hep denizi görürler. Peki, babası kömür madeninde çalışan bir çocuk, pırıl pırıl denize bakınca ne düşünür?
Joanne Schwartz, yalın ve dokunaklı hikâyesiyle bir madenci kasabasına ışık tutuyor. Şehirdeki Küçük ve Nehir Gibi Konuşurum’un ödüllü illüstratörü Sydney Smith’in etkileyici çizimleri de ışıl ışıl bir sahil günü ve madencilerin çalıştığı yeraltının karanlığı arasındaki çarpıcı zıtlığı gösteriyor.
13 Şubat 2022
Maden ocağında hayatın rengi siyah
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Maden Mühendisleri Odası ve Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğrafçılar Atölyesi Eğitmeni Mehmet Özer tarafından Zonguldak madencilerini anlatan belgesel kitap hazırlandı.‘Bütün Renkler Siyahtı’ adlı katalog 3 Mart 1992 yılında Kozlu'da meydana gelen faciada yaşamını yitiren 263 madenciye ve ailelerine atfedildi. Madencilerin zorlu çalışma koşullarına dair fotoğrafların yer aldığı katalogda “Yaşamını kaybeden madenciler bir kez daha anımsansın. İstedik ki, yaşanan acılar unutulmasın. Unutulmasın ki tekrar yaşanmasın” ifadeleri yer aldı. 179 sayfalık katalogda Mehmet Özer, şu sözlere yer verdi: “Her deklanşöre bastığımızda bir grizuyu sakladığımızı biliyoruz artık. Saatler sonra yeryüzüne sırt çantamızda fotoğraflarla çıkıyoruz. Yeraltından yeryüzüne ışığı taşıyan madencilerin öyküsünü iyi okuyalım. Siyahtan ışık sağan madencilere, sevgiyle, saygıyla…”
12 Şubat 2022
11 Şubat 2022
Zonguldak Kültür Eğitim Vakfının 2022 yılı ödülleri açıklandı. ZOKEV Yönetim Kurulu Başkanı Kürşat Coşgun 2002 yıllı bilim ödülünün BEÜ Öğretim Üyeleri Dr. Hamza Ekmen ve Dr. Fadile Gülden Özkalalı Ekmen’e Ereğli İnönü Mağarası kazıları nedeniyle; kültür ödülününse, yerel dokuma olan elpek bezini yeniden gün yüzüne çıkararak dünyaya tanıtan Nilgün Efes’e verildiğini söyledi. Coşgun yaptığı açıklamada, “Mütevelli Heyetimiz uzun süredir üzerinde çalıştığı ZOKEV 2022 yılı ödüllerini kazanan değerlerimiz belirledi. Buna göre bilim ödülünün BEÜ Öğretim Üyeleri Sayın Dr. Hamza Ekmen ve Dr. Sayın Gülden Ekmen’e Ereğli İnönü Mağarası kazıları nedeniyle verilmesi kararlaştırıldı. Sevgili hocalarımız, burada yaptığı kazılarla, kentin tanıtımına katkı yapmanın sıra, Batı Karadeniz tarihini yeniden ele alacak bulgulara erişmemizi sağladı. Kültür ödülüneyse Sayın Nilgün Efes değer bulundu. Efes, Ereğli ilçemizin unutulmuş gitmiş yöresel dokuması elpek bezini ısrarlı çalışmalarla yeniden üretmekle kalmadı, onu bir ticari ürün haline getirerek tüm dünyaya tanıttı” dedi.
04 Şubat 2022
03 Şubat 2022
Sinema
| F: İbrahim Akyürek, İnsan Hakları Haftası Etkinlikleri, Kadıköy, 90'lar |
Rejim ve kültür savaşları
Ergin Yıldızoğlu Cumhuriyet
“Milli ve manevi değerlerimiz” kavramlarının, “manevi” kısmı dine, “milli” kısmı etnik kimliklere ilişkindir. Bu kavramların içini her toplumda, iktidarın, siyasi-kültürel tercihleri doldurur. “Genelge”, bu kavramların içine doldurulanların dışında kalan sözleri, değerleri, ahlak ve adalete ilişkin konuşulabilenlerin kapsamı dışına iterek suçlaştırıyor; böylece muhalefeti, “susturulacaklar ve cezalandırılacaklar” kapsamına sokuyor.
İKİ YOL
“Kültür savaşları”, ekonomik sıkıntıların, sömürülüyor olmaya ilişkin kuşkuların, ahlak ve adalet (siyaset) alanına sıçrayarak egemen sınıfları hedef almasını, iki yoldan önlemeyi amaçlar. Birinci yol, bu sıkıntıları, kaygıları ifade edecek sözcüklerin, kavramların, değerlerin “üzerini örtmekle”, örtülenleri açmak için çabalayanları susturmakla, cezalandırmakla ilgilidir. İkincisi, bu “örtme” ve “susturma” sonucu oluşan boşluk, “örtülenleri” içermeyen bir anlamlar sisteminden kaynaklanan fantezilerle doldurulur. Bu fanteziler, ekonomik sorunların yarattığı acıların ifade edilmesini zorlaştırır, acılara katlanmayı kolaylaştırır.
Bu nedenle muhalefet, ekonomik sorunları biteviye tekrarlamaktan öte, bunları anlamlandıran kavramları (emek, sömürü, eşitlik vb.) halka ulaştırmaya çalışmalıdır. Yolsuzlukların üzerinin açılması, önemli bir adımdır. “Kültür savaşlarında” karşı saldırıya geçebilmek için rejimin laiklik düşmanlığıyla, yolsuzluklar arasındaki ilişkiyi halka gösterebilmeyi başarmak gerekir.
Savcı aranıyor: "Görevi ihmalden yargılanmasına...."
01 Şubat 2022
Altı kez kanseri atlattı, iki kardeşini bu hastalıktan kaybetti. Üronkoloji uzmanı Prof. Dr. Ahmet Erözenci, doktor, hasta ve hasta yakını olarak kanseri en iyi bilen isimlerden... Dünya Kanser Günü yaklaşırken hem hikâyesini dinlediğimiz hem de kansere bakışını konuştuğumuz Prof. Dr. Erözenci “Hissettiklerime korku diyemem. O anki duygularımın yaşamımı olumsuz etkilemesine izin vermedim” deyip ekliyor: “Kanser tanısı konan kişinin yaşama süresine değil, ne kadar kaliteli yaşadığına odaklanması gerektiğine inanıyorum.”
Bana bu sevgi nereden geldi?
Ateş İlyas Başsoy Birgün
İstenilen şey şu: Biz okumuşlar (ve veya solcular ve veya aydınlar ve veya muhalifler) kafayı yiyelim, şuurumuzu kaybedelim. Bunun sonucunda ya yeniklik psikolojisiyle vazgeçelim, kaçalım, susalım ya da “Sizin alayınızın…” diye başlayan küfürler savurup marjinalize veya kriminalize olalım. Ya da (ki en yaygın olan bu) bir Whatsapp grubu oluşturup, güvenli bir alanda kendi yankı odamızı yaratalım. Maça gidince bağırıp rahatlayan holiganlar gibi kendi dar çevremizde sövüp sayarak içimizi rahatlatalım
Bu birinci aşama. İkinci aşama, kendi yankı odamızda sivrilttiğimiz dilimizi sokağa çıkartmak. Tuhaf ama bizim bu kızgınlığımızdan çoğunluğun haberi yok. Geçim derdinde, ekmek derdinde milyonlar var. Bu insanlarla sohbet etsek, dertleşsek, en azından adlarını bilsek bile dönüştürücü bir eylem yapmış olabiliriz. Oysa biz o insanların yanına karanlık kafeste büyütülmüş kurt köpeği gibi öfkeyle gidiyoruz. Hepimiz değil ama bir kısmımız, her zaman değil ama genellikle… Yankı odalarımızda bizim gibi düşünmeyen, hatta düşünmeye vakti olmayan milyonlarca insanı bir torbaya koyup, hepsini külliyen reddediyoruz. Biz böyle davranınca geniş kitleler de bizi reddediyor.
İşte faşizmin iki aşamalı savaş planı bu: Birinci aşama bizi delirtmek, ikinci aşama delirmiş bizleri bu süreçten tam olarak haberi olmayan kitlelerin arasına sokmak. Yıllarca “Sol halkın dilini konuşmuyor” dedikleri, özünde bundan kaynaklanıyor.
31 Ocak 2022
30 Ocak 2022
Çöpten topladığı belgelerle Zonguldakspor tarihini yazdı
Kitabın ilginç bir de öyküsü bulunuyor. 1990’lı yıllarda delice tutkun olduğu Zonguldakspor’un ateşli bir taraftarı olan Koray Atalı, zaman zaman yaptığı kulüp ziyaretlerinden birinde, çöpe bazı kâğıtların atıldığını görüyor. Aralarında bazı efsane futbolcuların lisanslarının da bulunduğu evrakları çöpten alan Aydın, o günden sonra Zonguldakspor’la ilgili ne varsa toplamaya başlıyor. Topladıkça hevesi ve heyecanı artan Atalı, ulaştığı her bilgiyle uçsuz bucaksız bir deryanın içine daldığını anlıyor.
TROL: #Vatanını SevenDefansaGelsin diye…
TROL, 31 Mart 2017 tarihinde, aralarında gazeteci Murat Aksoy ve şarkıcı Atilla Taş’ın da olduğu tutukluların tahliye edilmelerini, twitter mesajları ve videolarla nasıl engellediğini anlattı.
Kitap / Ocak 2020
28 Ocak 2022
Amsterdam'da hızlı teslimata 'karanlık dükkan' yasağı
Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da, aralarında Getir'in de bulunduğu hızlı teslimat şirketlerinin, "karanlık dükkan" adı verilen yeni dağıtım merkezleri açmasına bir yıl boyunca izin verilmeyecek. Söz konusu karar, kent sakinlerinden gelen yol güvenliği, gürültü kirliliği ve engellenen kaldırımlara dair şikayetleri nedeniyle alındı.
Belediyeye göre, pencereleri her zaman siyah plastikle kaplı olduğu için "karanlık dükkanlar" olarak adlandırılan bu merkezler, günlük yaşamda sıkıntıya yol açıyor.
Amsterdam sakinleri, teslimat sürücülerinin yarattığı gürültü kirliliği, kaldırımları kapatan dağıtım araçları ve gece yarısı mal getiren dağıtım kamyonlarının yarattığı rahatsızlıktan şikayet ediyor. Bazı semtlerde, bu rahatsızlıklara son verilmesini isteyen imza kampanyaları düzenleniyor.
İki heceli Türkçe kelimeyi Hollanda'da da sevdireceğiz" sloganıyla Mayıs 2021'de Amsterdam'da faaliyetlerine başlayan Getir, belediyenin kararı nedeniyle şaşkın.
27 Ocak 2022
"Dünyanın en büyük buluşma noktalarından biri olan İstanbul Havalimanı, yoğun insan trafiğini mutlu etmeye çalışırken sanatın devreye girmesiyle bu ilişkiye estetik bir boyut kazandırıyor. Öte yandan sanatın iyileştirici ve barışçıl gücüyle yolcuları buluşturması da son derece önemli. Hemen her şeyin belli bir sistematikle kendine çözüm aradığı dünyamızda ihmal edilmiş alanlardan birisi olan sanat ve hayat buluşması için yeni çözümler önermek çağcıl bir sorumluluktur diye düşünüyoruz."
| İGA CEO’sundan havalimanında çevik kuvvet savunması: Sadece durdular |
25 Ocak 2022
24 Ocak 2022
Coşku Çelik ile söyleşi
Geçinemedikleri için madene indiler
Filiz Gazi Birgün
2004’te madende rödovans başlıyor. Kömür üretimi çok maliyetli bir şey olduğu için buna sermaye bulmak çok kolay değil ve rödovans başlı başına devletin bir sermaye teşvik uygulaması. Tütün üreticilerinin elinden alım garantisi ve devlet desteği alınırken, kömür şirketlerine devasa destekler veriliyor. Kömürün tek müşterisi olan devlet, rödovans sözleşmelerinde belirtilen kömür miktarını ne kadar üzerinde üretim yapılıyorsa yapılsın bunu satın alıyor.
| Coşku Çelik, Kanada York Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi |
KÖYLÜLÜK TASFİYE EDİLDİRödovansla birlikte ne değişiyor?
Rödovanstan sonra ocakların bir kısmı genişletiliyor, bir kısım da yeni ocak açılıyor. Soma erken cumhuriyetten bu yana kömür üretilen bir yer ancak devlete madenciliği veya uzun süre küçük şirketler var. Soma A. Ş. gibi ya da İMBAT Madenciliğin eski ismi Balcı Madencilik gibi… Bu şirketler rödovanstan sonra holdinglere dönüşüyor. Başka sermaye grupları da yeni yatırım yapıyor.
Böylece tarım tasfiye edilmiş mi oldu?
Tarım tasfiyesi diyemeyiz. Tarımdan elde edilen kazanç halen var. Küçük çiftçilerin ailede tarımın baskın olduğu bir biçimden tarım gıda şirketlerinin baskın olduğu ya da geniş kapitalist çiftçilerin baskın olduğu bir tarımsal üretim biçimine geçiliyor. Dolayısıyla yaşanan şey köylülüğün tasviyesi.
MADEN YOKSULLUKLA BAŞLADI
Halk madenlere çalışmaya nasıl mecbur edildi?
“Nasıl mecbur edildi?” Güzel sordunuz. Geç Osmanlı’ya baktığınızda ya da dünyanın başka yerlerindeki örneklere baktığınızda madende mahkumlar çalıştırılır. Köydeki kadınların da söylediği şeydi: Aklı fikri olan insan mecbur kalmasa madene iner mi? Can Gürkan’ın davalarda sürekli söylediği bir şey vardı: ‘Ben buranın halkına istihdam sağladım.’
Madende çalışamayan ve işsiz kalmış işçilerden dinlediğim günde üç öğün çocuğuna sadece makarna yedirebildiği, kirasını ödeyemediği ya da katliamda keşke bende ölseydim de ailem para alsaydı ifadeleriydi. Feci bir yoksulluk hikâyesi o insanları madene soktu.
![]() |
| Tahir Çetin |
Bunun dışında, DİSK’e üye işçi onun bedelini ödüyor. Sendika, şirketlerin disiplin mekanizması gibi çalışıyor. Bir işçi bir şikayetinden dolayı sendikayla konuşmaya kalksa anında şirket müdürlerinin haberi oluyor. Bunların tamamı işçilerden dinlediğim hikâyeler… Katliamdan sonra DİSK’e bağlı Dev Maden-Sen’e bir anda çok yüksek bir talep oluyor. İnsanlar DİSK’in önünde sıra olduğunu anlatmıştı. Daha sonra üye olan işçiler fişlendiği ve işsiz kalma tehdidi gördüğü için Dev Maden- Sen hızla güç kaybediyor. Daha sonra mücadeleyi sürdüren bir grup işçi de sendikadan ayrılıyor. 2018’de Bağımsız Maden-İş kuruluyor. Genel Başkanı ve benim çalışmamda da çok büyük desteği olan Tahir Çetin’i buradan anmak isterim. Onu aslında mücadelenin içinde kaybettik.
2004’te yatırımlar başladığında işçi bulma meselesi var. Maden işçileri tarafından taşeron olarak adlandırılan dayıbaşılık, gerçekten de enformel bir taşeronluk olarak işliyor. Bu kişiler, çoğunlukla deneyimli madenciler olup, onlardan beklenen öncelikle, akrabalık ve hemşerilikbağlarını kullanarak ocaklara işçi bulmak. Dayıbaşları kahvelere, köylere ya da Zonguldak, Kütahya gibi şehirlere ilanlar asıyorlar ve ekiplerini topluyorlar. Her bir götürdüğü işçi başına yüzde alıyor. Aynı şekilde kendi ekibinin yaptığı üretimden yani çıkardığı kömürden de prim alıyor. Yaptıkları üretim zorlaması ile şirketin elde ettiği öyle kazançlar varki onlara ödedikleri o devasa ücretler bile devede kulak kalıyor. Bir taraftan kapitalizmin derinleşmesi bir taraftan da kapitalizmin emek süreçlerinin formal ve yapısal ilişkiler içinde işlemediği bir süreç. İşçilerin dayıbaşlarından dayak yediği, sürekli hadi hadi dediği, durduğu anda küfür yediği bir üretim süreci. Soma davasında da gördüğümüz şeyler oldu.
Maden işçilerinin 13 Mayıs’a kadar şu hayatta çok şeyi bilmiyordum, gücümüzü öğrendim dediğini duydum. Ama maalesef kitleselleşemedi. Tarikat ağlarının orada da etkisi olduğu falan da bilinir ama bence en belirleyici faktör iş kaybetme korkusu. Şöyle hikayeler dinledim ben işçilerden. ‘Bizim ayaktan metan çıktı, çok korkuyorum.’ Zehirlenirse diye korktuğunu söylemesini bekliyorsun ama hayır… Ocakta çalıştığı ayak kapatılırsa, ücretsiz izne gönderilecek. Temel korkunun bu olduğu bir tablo. Huzurumuzu kaçırmadan örgütlenin der gibi bir şey çıkıyor ortaya. Mülakat yaparken şöyle bir şey olmuştu: Diyorumki şöyle bir şey olmuştu, yok olmadı öyle bir şey diyor. Metan çıkmıştı diyorum, yooo olmadı diyor.
23 Ocak 2022
Alışacak mıyız?
Ayşen Şahin Evrensel
2012 yılıydı, Eyüp Sultan Türbesi’ne karşı içki içmek ne demek diye ilk kampüs yasağını başlattılar. Türbe kampüse 6 kilometreydi. Güya Eyüplüler çok rahatsızdı. Halkın bu tepkisine başbakan sessiz kalamadıydı. İçkili restoranlar kapatıldı kampüste, yerine iktidara yakın isimlerin içkisiz zincir restoranları girdi. Şehirden uzakta kampüslerde yer alan marketlerden içki reyonları kaldırıldı. Okumaya mı geldiniz alem yapmaya mı?
Sonra Nevizade ve Asmalı’dan masalar kaldırıldı. “Halk kaldırımdan yürüyemeyecek mi kardeşim?”
Yılbaşı özel programlarında şampanya patlatılmayalı yıllar oldu. Oysa bir zamanlar TRT ekranında dönemin tüm assolistleri gece yarısına ellerinde kadehle girerdi. Bu topraklara İslamiyet 8. yy’da mı geldi 2001’de mi? Ülke nüfusundaki müslüman oranı son 20 yılda mı arttı? Çam ağacına öfke nereden nasıl çıktı?
31 Mayıs 1984 gazeteden bir haber: Turgut Özal ramazandan önce son bir kadeh cin tonik içti. Ramazanda içmeyeceğini açıkladı.
Böyle böyle rahmetli, kendi cin toniğini, viskisini ihmal etmedi ama ağzımıza içki süremeyeceğimiz yolların taşlarını da döşedi.
| F: İbrahim Akyürek, Grev Yeri, İstanbul, 1980 |
Dindar ve dinci arasındaki farkı en çok imanlı insana anlatmak lazım. Dinci bayrak yapar kendi otoritesine dini.
Bugün içkiden rahatsız olur dindarın hassasiyetini bahane ederek yarın dindarın kıldığı namazı da beğenmez. Eşit yurttaşlık hakkını bir kaptırırsan kolunu kurtaramazsın.
Kuralı şimdiden onun dinciliği koyarsa yarın dindara da kuralı o koyacaktır.
